5 Ağustos 2014 Salı

ÖLÜMÜNÜN YILDÖNÜMÜNDE EN İYİ 30 MARILYN MONROE FOTOĞRAFI - EMRE KARA

Benim bilgisayarımda dört tane efsane yıldızın fotoğraflarından oluşan albümlerim vardır, bu kadınlar alfabetik sırayla Audrey Hepburn, Grace Kelly, Greta Garbo ve Marilyn Monroe'dur. Her zaman güzel, zarif ve büyüleyici görünebilen kadınlar. Bugün Marilyn Monroe'nun ölüm yıldönümü idi. Ölümü hala gizemini korumakta ve anaakım medya tarafından intihar olarak sunulsa da birçok insan tarafından (haklı şekilde) cinayet olduğu düşünülmektedir. Yaşama erken veda etse de Marilyn Monroe belki de tüm insanlık tarihinin en tanıdık, en ikonik yüzü olmuştur, itirazı olan? :) Günümüz dünyasında yaşamının bir aşamasında onun bir resmini görmemiş olan yoktur sanırım. Enerjisiyle, hüznüyle, ışıltısıyla doldurduğu filmlerin yanı sıra çok iyi fotoğraflar da bırakmıştır ardında ve bu fotoğraflar posterlerde, sokak sanatlarında, kumaşların ve giysilerin üzerinde, görsel sanat eserlerinde, sosyal medyada karşımıza çıkıp durmaktadır. Çok iyi resim veren biridir Monroe, hem güzelliği, ham resme aktarabildiği duyguları ile. Profesyonel ya da alelade çekilmiş olsun, hemen her fotoğrafında iyi görünür. Ben de bugün o bahsettiğim fotoğraf albümümden itinayla 30 adet Monroe fotoğrafı seçtim. Bunların çoğunu görünce zaten tanıyacak ve daha önce birçok kez gördüğünüzü fark edeceksiniz. Fotoğrafları daha yakından görmek için üzerlerine basıp büyütebilirsiniz. :)




Milton Greene tarafından çekilmiş "Ballerina" adlı fotoğraf serisinden seçilmiş iki fotoğraf. İlkinde hüzünlü bir yüz, ikincisinde zaten yüz kapalı...








Bu fotoğraftaki ışık ve o buğulu görünüm, hayalsi bir hava katmış. :)

"Lift not the painted veil which those who live call life." Percy Bysshe Shelley

Richard Avedon tarafından çekilmiş. Işıltılı elbise, kürk, kapalı gözler, kollar ve ellerin duruşu hep harika. :)


Andy Warhol'un bu fotoğraf üzerinden yaptığı rengarenk resimler de oldukça tanıdık.



Şu gülüş her kadında böyle güzel durmayabilir. :)

Rüzgarda ahenkle uçuşan saçlar. :)





1. Saçlar. 2. Bakış.

Çekingen, tutuk, saygılı.




"The Seven Year Itch" filminin (belki de tüm sinema tarihinin) en ikonik sahnesi. Sıcak yaz günlerinde bunalan Marilyn çözümü metro hattının üstünde durup, alttan geçen metronun rüzgarıyla serinlemekte bulur. :)

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

8 Temmuz 2014 Salı

GEORGE A. ROMERO'NUN "ÖLÜLER ÜÇLEMESİ" - EMRE KARA

George A. Romero’nun yazıp yönettiği bu üçlemenin filmleri (Night of the Living Dead, Dawn of the Dead, Day of the Dead) korku sinemasının en önemli örnekleri arasında yer almaktadır ve bir sub-janr olan zombi filmlerinin de en iyi örneklerini oluşturmaktadır. Sonraki her zombi filmi mutlaka Romero’dan etkilenir, ona referansta bulunur. Romero'nun bu filmleri aynı zamanda sosyal ve politik altmetinler açısından da zenginliğe sahiptir, kalıcılıklarını ve farklılıklarını garantileyen bir faktör de budur. Şimdi bu üç filme daha yakından bakalım.



“Night of the Living Dead” (1968) düşük bütçeyle ve tanınmayan oyuncularla çekilen, tek mekanda (bir çiftlik evi ve çevresi) geçen bağımsız bir film olarak, aldığı bazı eleştirilere de rağmen son derece başarılı oldu ve sonrasında kült statüsüne ulaştı. Filmin başrolüne siyahi bir adamın sahip olması cesurca bir hamleydi. Bu karakter güçlü ve mantıklı bir birey olarak karşımıza çıksa da beyaz bir karakterden ırkçı ve aşağılayıcı söylemler görüyordu. Bu siyahi karakter kimilerince Martin Luther King Jr. Ve Malcolm X’e benzetildi. (Romero, sonraki iki filmde de ana karakterlerden birini mutlaka siyahi yapmayı ihmal etmedi.) Filmi aynı zamanda Vietnam savaşının grotesk bir alegorisi olarak yorumlayanlar da oldu. Romero bu ilk filmle, mütevazı ve amatör ruha sahip bir eserin ne kadar etkili, başarılı ve unutulmaz olabileceğini göstermiş oldu.

10 yıl sonra gelen ikinci film “Dawn of the Dead” (1978) nispeten daha büyük bir bütçe ve kadro ile, felaketin etkilerini daha geniş çapta gösterirken, aynı zamanda dönemin tüketim kültürüne de sert bir eleştiriydi, zombilerden kaçtıktan sonra sığınma yeri olarak bir alışveriş merkezini seçen karakterlerle, tüketimin her zaman mutluluk getiremediğini ve insanı olası bir felaketten koruyamayacağını gösteriyordu. Romero o dönem Amerika’nın “beyinsiz tüketiciler ülkesi”ne dönüştüğünü düşünmekteydi. Bu film serinin en çok gelir getiren filmi oldu.

7 yıl sonra üçlemenin son filmi olan “Day of the Dead” (1985) en büyük bütçeyle çekildi ve karakterler bu kez bir yer altı sığınağında karşımıza çıktı. Romero bu filmi “en küçük topluluk parçasında bile insani iletişimin eksikliğinin nasıl kaos ve çöküşe yol açtığını anlatan bir trajedi” olarak tanımlıyor ki çok doğru. Filmde askeri grup ile sivil grup arasındaki çekişmeleri izliyoruz. Sivil grup içerisinde bilim adamlarının, bir siyahi adamın ve bir kadının bulunduğunu ve bunların sembolik olduğunu da belirtelim. Özellikle kadın karakter bu filmde merkezde ve kendisi askeri grubun baskılarına, alaylarına, aşağılamalarına karşı mücadele eden bir figür olarak tam bir feminist ikonu olarak karşımıza çıkıyor. Birçoklarına göre bu üçlemenin en zayıf halkası olsa da Romero’nun favorisi bu imiş üç film arasında.

Her üç filmin de olası bir küresel felaket karşısında insanlığın kurduğu “medeniyet”in; siyaset, askeriye, bilim gibi kurumların nasıl yerle bir olduğu ve çözümsüz kaldığını dramatik bir biçimde gösterdiğini de not düşelim. Ölülerin neden canlandığının cevabı hiçbir filmde yok ve Romero kendisinin bile bunu bilmediğini belirtmiş. Yaygın teoriler arasında radyasyon etkisi, Tanrı’nın insanlığı cezalandırma isteği, bir virüsün etkisi gibi teoriler yer almakta. Görüldüğü gibi bu potansiyel açıklamalarda bile bilimsel, teolojik, distopik bakış açılarıyla karşılaşıyoruz ve gizem, bir fikir zenginliğini doğuruyor.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

2 Temmuz 2014 Çarşamba

HOLLYWOOD'UN "ÇALINTI" FİLMLERİ - EMRE KARA

Efendim Hollywood sineması senaryo kıtlığına düştüğü zamanlarda kolay bir çözüm yöntemi olarak Hollywoodaşırı mecralarda yapılmış filmleri alır ve onları Hollywoodize ederek yeniden çeker. Bir nevi kan naklidir yani bu. Bu kan nakline "mazeret" olarak bazen orijinal filmlerin yeterince bilinmediği ve onları daha geniş kitlelere ulaştırabilme amacı, bazen de orijinal filmleri daha geniş bütçelerle ya da daha profesyonel oyuncularla daha "görkemli" bir biçimde çekme amacı gösterilir. Bu mazeretler bazen haklılık payı bulabilirler, ortaya çıkan yeni ürün güzel olduğu zamanlarda. Evet, hakkını yemeyelim, Hollywood bazen yeniden çektiği filmleri orijinalleri kadar iyi, hatta bazen onlardan daha iyi yapmayı başarır. Ama çoğu zaman da yeni ürünlerin hayal kırıklığına uğratıcı, fazla Amerikanize, fazla klişe, en önemlisi de "gereksiz" olduğunu belirtmekte fayda var. Mesela hali hazırda çok iyi yapılmış ve çok da geniş kitlelere ulaşabilmiş, tanınmış bir filmi yeniden çekmek Hollywood'un "Biz her şeyin en iyisini biliriz." kibrinden başka bir şey değildir.

Neyse, bu sözünü ettiğimiz "çalıntı" filmlere göz attığımızda Hollywood'un sınırlarını oldukça geniş tuttuğunu, kimi zaman Avrupa ülkelerinden, kimi zaman uzakdoğudan alıntılar yaptığını görüyoruz. Özellikle Japon korku filmlerinin yeniden çevrim sayısı dikkate şayan. Korku sinemasında orijinalliği yitirmiş Hollywood sineması için bu filmler taze kan.

Ayrıca görmekteyiz ki zaman zaman aynı yönetmen, kendi ülkesinde çektiği filmini gidip kendi elleriyle Hollywood'da yeniden çekiyor, bunlar arasında George Sluizer, Michael Haneke, Ole Bornedal, Takashi Shimizu gibi yönetmenleri sayabiliriz. Bunun sebebi de bu yönetmenlerin, başarılı filmlerini bir de Hollywood'da çekerek daha çok tanınma ve daha "enternasyonel" bir imaja kavuşma kaygıları olabilir. :)

Şimdi bu filmlerden derlemiş olduğum şu listeye bir göz atalım. Önce orijinal filmin adını ve hangi ülke yapımı olduğunu, sonra da yeniden çevrim (remake) filmin adını yazıyorum. Gerek gördüğüm yerlerde ufak yorumlar yapıyorum. Keyifli göz atmalar. :)

A Tale of Two Sisters (2003) Jee-woon Kim (Güney Kore) – The Uninvited (2009) Charles & Thomas Guard
Jee-woon Kim'in filmi oldukça orijinal ve karmaşık bir öyküye sahip, dikkat çekmesi hiç de şaşırtıcı değil!

Anthony Zimmer (2005) Jerome Salle (Fransa) – The Tourist (2010) Florian Henckel von Donnersmarck

Bangkok Dangerous (2000) Danny & Oxide Pang (Hong Kong) – Bangkok Dangerous (2008) Danny & Oxide Pang
İkiz Pang kardeşler, ilk filmlerini 8 yıl sonra Hollywood'da Nicolas Cage'le yeniden çektiler.

Breathless (1960) Jean-Luc Godard (Fransa) – Breathless (1983) Jim McBride

Brothers (2004) Susanne Bier (Danimarka)  Brothers (2009) Jim Sheridan
Belki de tüm zamanların en iyi kadın yönetmeni olarak tanımlayabileceğimiz Danimarkalı Susanne Bier'in filmi, içlerinden biri Afganistan'a savaşa giden iki erkek kardeşin öyküsünü konu alıyordu. İki erkek kardeşe, sonradan Hollywood'a transfer olmuş ve "The Devil's Advocate" ve "Gladiator" gibi filmlerde rol almış Danimarkalı güzel Connie Nielsen eşlik ediyordu. Film, İrlandalı yönetmen Jim Sheridan tarafından, kardeş rollerinde Jack Gyllenhaal & Tobey Maguire ve esas kadın rolünde de Natalie Portman ile yeniden çekildi. 

Dark Water (2002) Hideo Nakata (Japonya) – Dark Water (2005) Walter Salles

Das Experiment (2001) Oliver Hirschbiegel (Almanya) – The Experiment (2010) Paul Scheuring
Alman versiyonu gerçek bir başyapıt!

Funny Games (1997) Michael Haneke (Avusturya) – Funny Games (2007) Michael Haneke
Haneke ustanın bu çarpıcı filmini aynı senaryo ile ve yine yönetmen koltuğunda kendisi oturarak, Naomi Watts ve Tim Roth gibi başarılı oyuncularla da olsa, neden karesi karesine aynı olacak şekilde yeniden çekme isteği duyduğu bir merak konusu.



Gojira (1954) Ishiro Honda (Japonya) – Godzilla (1998) Roland Emmerich, Godzilla (2014) Gareth Edwards

Hachiko Monogatari (1987) Seijiro Koyama (Japonya) – Hachi: A Dog’s Tale (2009) Lasse Hallström
Orijinalini ben de izlemedim ama çok ünlü olup çok sevilen Hollywood versiyonunu ben de sevdim.

Il Mare (2000) Hyun-seung Lee (Güney Kore) - The Lake House (2006) Alejandro Agresti
Bu fantastik aşk filminin yeniden çevriminde Keanu Reeves & Sandra Bullock ikilisi rol aldı.

Infernal Affairs Üçlemesi (2002, 2003, 2003) Alan Mak & Wai-keung Lau (Hong Kong) – The Departed (2006) Martin Scorsese
Scorsese'nin filmi, orijinal üçlemenin tüm filmlerinden parçalar barındırıyor ve bence kesinlikle muhteşem bir film. Orijinaller de öyle.



Insomnia (1997) Erik Skjoldbjaerg (Norveç) – Insomnia (2002) Christopher Nolan

Interview (2003) Theo van Gogh (Hollanda) – Interview (2007) Steve Buscemi

Ju-On (2002) Takashi Shimizu (Japonya) – The Grudge (2004) Takashi Shimizu

La Cage aux Folles (1978) Edouard Molinaro (Fransa) – The Birdcage (1996) Mike Nichols

La Jetee (1962) Chris Marker (Fransa) – Twelve Monkeys (1995) Terry Gilliam
Twelve Monkeys uzun metraj bir film olduğundan, yarım saatlik La Jetee'den elbette daha kompleks bir senaryoya ve karakterlere sahip. Her iki film de oldukça iyi.

La Totale! (1991) Claude Zidi (Fransa)  True Lies (1994) James Cameron
Orijinalinin adını sanını kimsenin duymamış olmasına karşın yeniden çevriminin çok ünlü bir film olduğunu söylememize gerek yok, James Cameron-Arnold Schwarzenegger birlikteliğinden başka ne beklenebilirdi ki. :)

Let the Right One In (2008) Tomas Alfredson (İsveç) – Let Me In (2010) Matt Reeves
Son derece ünlü olmuş ve çok izlenmiş bu orijinal filmi, yalnızca 2 sene sonra yeniden çekmenin ne kadar gerekli olduğu tartışmaya açık olsa da Let Me In'i orijinali kadar iyi bulduğumu belirtmeliyim.



My Sassy Girl (2001) Jae-young Kwak (Güney Kore) – My Sassy Girl (2008) Yann Samuell
Orijinali oldukça orijinal bir film, remake'i tipik Hollywood romantik komedisi.

Nathalie… (2003) Anne Fontaine (Fransa) – Chloe (2009) Atom Egoyan
Orijinalini izlemedim ama Chloe iyi bir film bence.

Nightwatch (1994) Ole Bornedal (Danimarka) – Nightwatch (1997) Ole Bornedal

Oldboy (2003) Park Chan-wook (Güney Kore) – Oldboy (2013) Spike Lee
Orijinalini de hayli "overrated" bulduğum, pek sevmediğim için remake'ini izlemeye tenezzül bile etmedim. :)

One Missed Call (2003) Takashi Miike (Japonya) – One Missed Call (2008) Eric Valette

Open Your Eyes (1997) Alejandro Amenabar (İspanya) – Vanilla Sky (2001) Cameron Crowe
Vanilla Sky'a kötü bir film diyemesem de orijinal Open Your Eyes gerçek bir şaheser. Sinemada gördüğüm en iyi, en zekice senaryolardan birine sahip. Amenabar gerçek bir dahi! İki filmde senaryo ortaklığı dışında bir de oyuncu ortaklığı var: Penelope Cruz, hem de aynı rolde!

[Rec] (2007) Jaume Balaguero & Paco Plaza (İspanya) – Quarentine (2008) John Erick Dowdle
Orijinal film hayli ürkütücü, son yılların en iyi korku filmlerinden!



Ringu (1998) Hideo Nakata (Japonya) – The Ring (2002) Gore Verbinski
Her iki filmi de beğensem de Hollywood yapımını daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim, daha gerilimli ve sürükleyici. Naomi Watts gerçek bir korku/gerilim kraliçesi!



Scent of a Woman (1974) Dino Risi (İtalya) – Scent of a Woman (1992) Martin Brest
Orijinalini izlemedim ama remake'i bilfiğimiz üzere son derece ünlü ve bence güzel de bir film. Al Pacino'ya sonunda Oscar'ı getirten!

Seven Samurai (1954) Akira Kurosawa (Japonya) – The Magnificent Seven (1960) John Sturges
Bir Japon samuray öyküsünü al ve onu bir Western öyküsüne dönüştür, hem de hepsi yıldız olan bir kadroyla. Bence her iki film de güzel, tabi Seven Samurai çok özel.

Shall We Dansu? (1996) Masayuki Suo (Japonya) – Shall We Dance? (2004) Peter Chelsom

Shutter (2004) Banjong Pisanthanakun & Parkpoom Wongpoom (Tayland) – Shutter (2008) Masayuki Ochiai

Solaris (1972) Andrei Tarkovsky (Rusya) – Solaris (2002) Steven Soderbergh
Tarkovsky'nin yaptığı herhangi bir şeyi yeniden çekme gafletine kimse düşmemeli!



The Eye (2002) Danny & Oxide Pang (Hong Kong) – The Eye (2008) David Moreau & Xavier Palud

The Ladykillers (1955) Alexander Mackendrick (İngiltere) – The Ladykillers (2004) Joel & Ethan Coen
Yeniden çevrim, birçok Coen biraderler hayranına göre ikilinin en zayıf filmlerinden biri.

The Unfaithful Wife (1969) Claude Chabrol (Fransa) – Unfaithful (2002) Adrian Lyne 
Filmin Hollywood yeniden çevriminde Fransız yakışıklı Olivier Martinez'i görüyoruz, Richard Gere & Diane Lane ikilisine eşlik eden.

The Vanishing (1988) George Sluizer (Hollanda) – The Vanishing (1993) George Sluizer

The Wicker Man (1973) Robin Hardy (İngiltere) – The Wicker Man (2006) Neil LaBute
Yeniden çevrim müthiş bir kötü şöhrete kavuştu, yapılmış en kötü filmlerden biri olarak addedildi. Orijinal ise bence bir şaheser.

Village of the Damned (1960) Wolf Rilla (İngiltere) – Village of the Damned (1995) John Carpenter

Wings of Desire (1987) Wim Wenders (Almanya) – City of Angels (1998) Brad Silberling
Wim Wenders'ın son derece şiirsel, düşsel filmi maalesef pek sevemediğim Meg Ryan'lı klişe bir Hollywood romansına dönüştürülüyor, çok acı!

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

20 Haziran 2014 Cuma

FAZLA ABARTILAN FİLMLER - EMRE KARA

Hemen belirteyim ki aşağıda listeleyeceğim filmlerin hepsini "kötü" bulmuyorum. Kötü bulduklarım var çokça, ama iyi bulduğum, hatta gayet iyi bulduğum, buna rağmen yine de abartıldıklarını, şişirildiklerini düşündüğüm filmler de var. Şimdi bir içimi boşaltıp rahatlayayım, bismillah. :) Zaman zaman öfkem yükselecek ve üslubum sivrilecek, pisleşeceğim, hazırlanın. :) Filmler alfabetik sıralı.

1. 12 Angry Men (1957)
"Kötü bir film" demiyorum, gayet iyi bir film ama mesela IMDb'nin iddia ettiği gibi tüm zamanların en iyi 10 filminden biri kesinlikle değil. Anlatacak net bir öyküsü olan ve bunu klasik bir anlatı filmi olarak güzelce anlatan iyi bir film, ama olağanüstü bir film değil.

2. 2001: A Space Odyssey (1968)
Kubrick'in her filmi biraz "aşırı abartılmış" olarak düşünülebilir belki ama bu film bence kendisinin en yavaş akan, zaman zaman bütünlüğünü kaybeden ve anlaşılmaz hale gelen filmi. İzledikten sonra üzerine yüzlerce satır şey okuyup da öyle biraz hazmettiğimi hazırlıyorum geçmiş zamanlarda. :)

3. A Beautiful Mind (2001)
Tipik bir biyografik anlatı filmi, tipik bir başarı öyküsü. Bu kadar abartacak ne var anlamadım.

4. And Your Mother, Too! (2001)
Baştan sona iki abazan ergenin cinsel maceralarını izlediğimiz bu film, bir grup sivilceli abazan ergenin elinden çıkmış gibi. Bunu örtbas edebilmek için yer yer felsefi olmaya çalışmışsa da bu çabasının yapaylığı çok açık.

5. Audition (1990)
Takashi Miike'nin bu filminin tek amacı şok etmek ve kafa karıştırmak sanırım. Anlayan beri gelsin.

6. Bernardo Bertolucci'nin erotik filmleri Last Tango in Paris (1972), The Sheltering Sky (1990), The Dreamers (2003)
Bu adam beni öldürdü şu filmleriyle resmen! İlki Marlon Brando'yu içerse de kadın düşmanı ve kadını aşağılayıcı öyküsüyle Brando'dan bile nefret ettiriyor, kendisine eşlik eden kadın oyuncu filmden sonra psikolojik travmalardan uzun süre kurtulamamış. İkinci film süper bir sinematografiye, John Malkovich ve Debra Winger gibi iki süper başrol oyuncusuna sahip olmasına rağmen, batılı kadının oryantal cinsel fantezilerini gerçekleştirmeye çalıştığı, bunun üzerine de eğreti duran varoluşsal/psikolojik bunalımların giydirilmeye çalışıldığı 140 dakikalık bir işkenceye dönüşüyor. Üçüncü film, Paris '68 kuşağının ruhunu yakalamaya çalışırken iki uçuk kardeş ve onları süper tamamlayan Amerikalı gencin bol cinsellik, absürdlük içerikli maceralarını anlatmanın ötesine geçemiyor.

7. Breathless (1960) (ve Jean-Luc Godard'ın bütün filmografisi)
Jean-Luc Godard'ın bu filmi ünlü bir Yeni Dalga örneği olarak göklere çıkarılsa da kendisi Yeni Dalga'nın ne ilk ne de en iyi örneği. Godard'da bence hep var olan sorun; yeni, orijinal, avangart olmaya kasarken ve yeni  bir akımın kodlarını örneklemeye çalışırken öykü anlatımı, gerçekçi karakter geliştirimi gibi konulara (ki ne yapıyorsan yap en temel bunlardır, bunlarsız olmaz) gereken önemi vermemesi. Üzgünüm Godard, filmlerin kötü değil ama ruhuma, hislerime dokunamıyorlar. :)

8. Closer (2004)
İki kadın iki adamdan oluşan dörtlünün değişikli kombinasyonlar halinde birbirleriyle sevgili olmaları, yatmaları, kavga etmeleri falan, ay napiyim bu işte bu! :)

9. Dangerous Liaisons (1988)
Tamam bir 18. yy yazarının klasikleşmik romanından uyarlanmış, tamam o zamanların Paris'i atmosferini setlerle, kostümlerle falan iyi oluşturmuş ama filmdeki olay örgüsü, herhangi bir pembe dizidekinden çok da farklı gelmedi bana.

10. David Lynch'in "Kimse beni anlamasın." mottosunda fazla uçtuğu filmler: Eraserhead (1977), Twin Peaks: Fire Walk with Me (1992), Lost Highway (1997)
David Lynch'in bu yazdığım filmleri dışında izlediğim filmlerini gayet beğendiğimi belirtmeliyim ama bu üç filmde, yukarıda yazdığım olayı yapmış yani, üçünden de nefret ediyorum. Buradan David Lynch'e sesleniyorum: Yani ne yapmaya çalışıyorsun bay Lynch, "O kadar zekiyim ki kimse filmlerimden bir b*k anlamıyor." diye ego tatmini mi? Kusura bakma ama bu filmleri senin bile anladığını zannetmiyorum. :) "Beyni lynch eden adam" unvanını bu filmlerle aldı kendisi sanırım. Mulholland Dr. da hayli karmaşık ama zorlayınca bi ışık görebiliyosun onda. :)

11. Epik seriler: Star Wars serisi, The Lord of the Rings serisi
Tamam görsel efektler, iyiyle kötünün sonsuz mücadelesi falan da... Da... Bu kadar yaygara koparacak bir şey yok. Fanboy'lar, fangirl'ler, beni hor görmeyin. :)

12. Falling Down (1993)
Amerikan faşizminin ustaca yerleştirildiği, başrol karakterimizin sorunlu, uçuk bir adam olmasından mazeretli olarak bunu zencilere, göçmenlere karşı açıkça dillendirdiği, filmin sonunda da "Ben toplumun kurbanıyım, bana ne dedilerse yaptım." şeklinde bir cümleyle bir şekilde kurbanlaştırıldığı bir film.

13. Fantasia (1940)
Disney'in illuminatik tandanslarını en net sunduğu bu film, art arda getirilmiş sürreal ve son derece okült semboloji dolu sekanslardan oluşuyor. Şeytanlar mı diyeyim mitolojik saçmalıklar mı diyeyim. :) Çocuğunu ve onun psikolojisini seven insanlar onu Disney filmlerinden, özellikle de bundan uzak tutsun lütfen. :)

14. Good Will Hunting (1997)
Gus Van Sant'ın bir bağımsız film yönetmeni olarak ortaya koyduğu orijinal filmler pek ses getirmezken bu tipik Hollywood anlatı filminin, bu tipik başarı ve kendini keşfetme öyküsünün, kendisinin en ünlü filmi olması bence ironik. :)

15. Goodfellas (1990)
Scorsese'nin elinden çıkmış bir şeye asla kötü diyemem ama izlediğim tüm diğer Scorsese filmlerinin bundan iyi olduğunu söylemeliyim. :) IMDb ise bunun tersini söyleyip bunu Scorsese'nin en iyi filmi ilan ediyor, tuhaf. :)

16. Happiness (1998)
Pedofili mi desem, telefondan cinsel tacizler mi desem, başka türlü tuhaflıklar mı desem. Tamam bu konuları işliyorsun ama nasıl bu kadar hafif bir üslupla, mizahi ve basitleyici bir bakış açısıyla ele alabiliyorsun, pes.

17. Kramer vs. Kramer (1979)
Dustin Hoffman sevimli, sorumluluk sahibi baba figürü olarak şahlandırılırken Meryl Streep çekip giden pis anne olarak taşlanır. Peki niye çekip gitmiştir anne, sorunları nelerdir onun, umursanmaz.

18. Lars von Trier'in son filmleri: Antichrist (2009), Melancholia (2011), Nymphomaniac (2013)
Bunlardan önceki filmlerini sevmek değil hayranlıkla izlediğim (Breaking the Waves'e, Dogville'e, Manderlay'e, Dancer in the Dark'a bayılırım) bu adama sonradan bir şey oldu: Artık tek amacı şok edici, sansasyonel olmak oldu. Antichrist sansasyonelliğin dibine vuran aptal bir filmdi ve Cannes'da kadın düşmanlığı nedeniyle yuhlanmış, iyi olmuş. :) Melancholia benim için çok büyük bir umuttu, çok ilginç bir konusu vardı, ama bu konu hiç de iyi kullanılamamıştı maalesef. Nymphomaniac için fazla söze gerek yok, hayal kırıklığı, içi boş bir yığın cinsellik.

19. Life of Pi (2012)
Baştan aşağı görsel efektle dolu olan bu film her sahnesiyle bir video oyun tanıtımı gibi gelirken, sinemanın gidiyor olduğu yön konusunda da beni ürküttü. :)

20. Lost in Translation (2003)
Bu Sofia Coppola babasının Francis Ford Coppola olmasından, bir de genç bir kadın sinemacı olmasından ekmek yedi, kimse reddetmesin. :) Öyle olmasaydı, isimsiz bir sinemacı olarak piyasaya çıksaydı, Coppola hayranlarının ve feministlerin desteğini sırtına almasaydı asla bu kadar ünlü olamazdı. :) Bu filmde öylesine yeniliksiz ve kuru ki, başrol oyunvuları muhteşem Bill Murray ve muhteşem Scarlett Johansson bile kurtaramıyor maalesef.

21. Luis Bunuel'in sürrealizmde fazla uçtuğu filmler: The Discreet Charm of the Bourgeoisie (1972), The Phantom of Liberty (1974)
Tama Bunuel'cim sürrealizminle sinemada kendine ait önemli bir yer edindin ve Belle de Jour gibi filmlerindeki sürrealizm dozajını sevdiğimi de belirtmeliyim ama bu son filmlerinde iyice uçtun, "anlatı" dediğimiz olaydan tamamen yoksun, rastgele art arda getirilmiş bir yığın kopuk kopuk, bağlantısız sekanstan oluşturdun bu filmleri. Sinemanın Salvador Dali'si olmak istedin ama unuttun ki Dali bir ressamdı, daha özgürdü, sense bir sinemacı, bir anlatı sanatı icracısı. Anlatı hiç olmayınca da olmuyor, yani bence. :)

22. Man Bites Dog (1992)
Şiddet üstüne şiddet. Tamam sinemada şiddete karşı değiliz de bir amaca hitap ediyorsa, gerekli ise varlığı. Buradaki amaç? Art arda getirilen bu şiddet sahnelerindeki nihai amaç?

23. MASH (1970)
Bir savaş filmi olarak biraz fazla komedi kasmış, savaş gerçekliğinden kendisini soyutlamış ve inandırıcılığını yitirmiş bir film.

24. Michelangelo Antonioni'nin "şaheser"leri: L’Avventura (1960), La Notte (1961), L’Eclisse (1962), Red Desert (1964), Blowup (1966)
"Madem sevmiyorsun niye bu kadar filmini izledin?" diye sorabilirsiniz. Milletin bu adamda bulduğu benim bulamadığım ne diye, bir umut bir umut diye diye izledim. Antonioni bey aşırı sanatsal olmaya çalışırken baş ağrıtan ama nihayetinde içi boş diyaloglarla, yapay karakterlerle örülü, kasıntının kasıntısı filmler ortaya çıkarmış. Sevgilisi ve sık-zamanlı başrol oyuncusu Monica Vitti de başarısız bir oyuncu, ses tonu da kötü. :) Sadece L'Avventura filmini beğendim, o da bir şaheser değil, iyi bir film yalnızca.

25. Naked (1993)
Mike Leigh'nin bu filminde yine bir yığın cinsellikle bağlanan yaşam öyküsü görüyoruz ama bunlar birleşip de anlamlı, ya da gerekli bir bütün oluşturamıyorlar.

26. Natural Born Killers (1994)
Senaryosunu Tarantino'nun yazmış olması sayesinde bu kadar ünlü olmuş filmi Tarantino'nun sevmediğini ve kendi senaryosunun çarpıtılmış olduğunu düşündüğünü belirtelim. Filmin şiddete olan yaklaşımı çok tuhaf.

27. Oldboy (2003)
Öylesine tuhaf ki bu kadar tuhaf olduğu için mi bu kadar ünlü diye merak ediyorum. Hasta bir film. Yönetmenin bundan önce çektiği "Sympathy for Mr. Vengeance"ın çok daha iyi bir intikam öyküsü olduğunu belirtmeliyim.

28. Pi (1998)
Bundan sonra çektiği her filmine bayıldığım Darren Aronofsky'nin bu ilk filminin kafa ütüleyici, karıştırıcı bir film olduğunu söylemeliyim. Acemilik herhalde Darren'cım. :P

29. Robert Bresson filmleri
İtiraf etmeliyim ki bu adamın hemen hemen her filmini izledim. Niye? Antonioni'yle aynı sebepten değil bak bu sefer, Bresson'un filmlerinde bir orijinallik, bir spiritüellik var, ama aynı zamanda bir yapaylık, kuruluk ve tekdüzelik de var işte. Hakkında kafamın en karışık olduğu yönetmenlerden biri. :)

30. Salo (1975)
"Ay bu film faşizm, burjuvazi eleştirisi yapıyooo!" deme entel çocuk, ağzına kürekle vururum. :) Hiçbir şey, hiçbir sebep bu hasta, mide bulandırıcı filmin var oluşunu geçerli kılamaz. :)

31. Serenity (2005)
Bu bilimkurgu filmi IMDb'de o kadar şişirilmiş ki inanılmaz. Tipik bir Hollywood blockbuster'ı işte. :)

32. Shakespeare in Love (1998)
Shakespeare'in adını kullanarak, onun hakkında hayali ve stereotipik bir aşk öyküsü sunan bu film 7 Oscar'a boğulmuş, Tanrım!!!

33. V for Vendetta (2005)
Sinemanın bence en sorunlu protagonistlerinden birinin bu kadar çok kişi tarafından idolize edilmiş olmasını anlayamıyorum.

34. Videodrome (1983)
Cronenberg'in bu korku-bilimkurgu karışımı filminden pek bir şey anlamadım ben. :)

35. WALL-E (2008)
Kendisinden daha iyi olan onlarca animasyon film var orada, neden bu kadar abartıldı anlamadım.

36. We Need to Talk About Kevin (2011)
Nedensiz gibi görünen şiddetiyle beni sinir etmesi bir yandan, aslında anneye yönelik oklarla misojinist yanını göstermesi diğer yandan. Ve filmin yönetmeni de bir kadın üstelik.

37. What Time is It There? (2001)
Ben de filmi izlerken hep bu soruyu sordum: "Saat kaç lan?" Habire saate baktım, ne kadar kaldı bitmesine diye. İki saatlik süresi bana iki asır gibi geldi, abartmıyorum. Tsai Ming-liang ismini duyunca tüylerim ayağa kalkıyor, kendisinden nefret ediyorum ve başka hiçbir filmini izlemeyi de düşünmüyorum. :) Abartmıyorum, yalnızca 10 dakikada anlatılabilecek bir öyküyü sündüre sündüre iki saatte anlatmışsın ama sen kimi salak yerine koyuyorsun Tsai? Defol Tsai! :)

38. Who’s Araid of Virginia Woolf? (1966)
Çok ünlü bir oyundan uyarlanmış tamam, Elizabeth Taylor ve Richard Burton gibi iki muhteşem isim içeriyor tamam, ama film orta yaşı geçmiş bir çiftin sorunlu ilişkileri içerisinde sürekli birbirlerine bağırıp çağırmaları, laf sokmaları, aşağılamaları ve tüm bunlara genç ve masum bir çifti de dahil etmeleri süreçlerinden oluşan 130 dakikalık sinir bozucu bir deneyime dönüşüyor bizler için. :)

39. Women in Love (1969)
D.H. Lawrence'ın kitabını okumadım ama filmde her şey belli belirsiz, muğlak. :) Adamlar gey bence, onun için kadınlarla zoraki girdikleri ilişkilerde mutlu olamıyorlar, ama film açıkça "adamlar gey" de demiyor ulan, yok bi erkeğin kadınla ilişkisi olsa da başka bi erkeğin dostluğu olmadan yaşayamazmış falan, lafı dolandırma, "geyim" de kurtul. :)

40. Xavier Dolan'ın ilk filmleri: I Killed My Mother (2009), Heartbeats (2010), Laurence Anyways (2012)
Bu çocuk çok genç yaşta film yapmaya başladığı için, yakışıklı olduğu için ve ilk filminde de otobiyografik bir öykü anlattığı için iyi bir çıkış yaptı, bir gey ikonuna dönüştü, ordan aldı yürüdü ama ilk filmleri bence sorunlu. :) İlk filmde ortada belirli bir neden yokken annesine çemkirip duran sorunlu gey ergen temasını işledi (hayır annesi gey düşmanı falan bile değildi), ikinci filmde her karşılarına çıkan erkeğe şlop diye aşık olup birbiriyle çekişen bir kız bir gey çocuk ikilisinin yapay öyküsünü anlattı, son filmde ise kadın olmaya karar veren ama öte yandan kadın sevgilisinden de vazgeçemeyen bir adamın "Ne yardan geçerim ne serden." temalı garip öyküsünü anlattı. :)

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

25 Mayıs 2014 Pazar

"THE MISFITS", MARILYN MONROE, ARTHUR MILLER - EMRE KARA



"The Misfits" (1961) hem Clark Gable'ın hem de Marilyn Monroe'nun son filmi. Gable çekimlerin bitiminden bir gün sonra kalp krizi geçirmiş ve 10 gün sonra da ölmüş (ve film onun 60. doğum gününde çıkmış), Monroe ise bir yıl kadar sonra ölü bulundu bildiğimiz gibi. Filmdeki rol, Marilyn Monroe için sonunda stereotipik olmayan bir rol ve bana göre, gerçek Marilyn'in ruhunu da yakalayan bir rol. Bunun sebebi büyük ihtimalle, filmin senaryosunun, Marilyn'in eşi olan meşhur oyun yazarı Arthur Miller tarafından yazılmış olması. Herkesin aşık ve hayran olduğu, ışıldayan, ama kendi içinde travmalı ve içinde bulunduğu dünyaya uyum sağlayamayan, hüzünlü bir kadın. Filmdeki 3 farklı adamın Monroe'nun karakterine söyledikleri sözler de özetliyor portreyi:

Guido: "Sende bir yaşama yetisi var Roslyn. Biz geri kalanlar, sadece saklanıp hayatın geçişini izleyebileceğimiz yerler arıyoruz."
---
Gay: Neden bu kadar hüzünlüsün? Tanıdığım en hüzünlü kadınsın.
Roslyn: Bana bunu söyleyen ilk erkeksin. Genelde ne kadar da mutlu olduğumu söylerler.
Roslyn: Bunun sebebi, onlara kendilerini mutlu hissettirmen.
---
Perce: Gay'e mi aitsin?
Roslyn: Nereye ait olduğumu bilmiyorum.

MARILYN MONROE & ARTHUR MILLER
Bu ikiliye "the egghead and the hourglass" denirmiş. "Egghead" hem "aydın, entelektüel", hem de "kel" anlamına gelen bir kelime. "hourglass" ise "kum saati" demek ve anladığımız üzere Monroe'nun beden hatlarına bir gönderme içeriyor. Yani bu iki takma adın erkeği, Miller'ı entelekte; kadını, Monroe'yu bedene indirgediğini söylememize gerek yok. İkilinin yollarının kesişmesi öncesi Monroe'nun geçmişine kısaca bakalım.



Sağda, küçük bir kız olan Marilyn'i görüyoruz.

Norma Jeane (Marilyn'in orijinal adı) doğmadan babası evi terk etti. Annesinin çeşitli ilişkileri oldu, psikolojik sorunları vardı ve fakirdi. Bu sebeplerden ötürü Marilyn çocukluğunu koruyucu ailelerle ve yetimhanelerde geçirdi. Çocukluğunda tecavüz ve ölüm tehlikelerini atlattı. İlk evliliğini 16 yaşındayken, 21 yaşındaki James Dougherty ile yaptı.



Marilyn Monroe 17 yaşındayken, yani 1 yıllık evliyken.

Monroe, bu ilk evliliğini 4 yıl sürdürdükten sonra 1946'da boşandı. Bir sonraki yıl ise filmlerde oynamaya başladı. 1950'de Joseph L. Mankewicz'in "All About Eve" filmindeki rolü ile üne kavuştu. 1954'te beyzbolcu Joe DiMaggio ile evlenip 1955'te boşandı.



Marilyn Monroe & Joe DiMaggio

1955'ten sonra kendisine biçilmiş cinsellik sembolü hafif sarışın rolünden sıyrılıp daha ciddi roller almayı amaçladı. Actors Studio'ya katıldı, metod oyunculuğu çalıştı, kendisine psikanaliz yaptırdı. 1956 yapımı "Bus Stop" onun bu değişimini bir dereceye kadar belli ediyordu. İşte bu yıl Arthur Miller ile evlendi. Monroe'nun üçüncü evliliğiydi bu, Miller'ınsa ikinci. Kendisi, Monroe ile evlenmek için karısını terk etti aslında. Düğünleri için, bej rengi gelinliğine uyacak renkte duvak olmadığı için beyaz bir duvağı kahveyle boyamış, Miller ise sahip olduğu iki takım elbiseden birini giymiş. :) Düğünden kareler:





Arthur Miller, evli oldukları zaman için Monroe hakkında şöyle demiş: "O zamanlar benim için, parıldayan bir yıldızdı o, baştan aşağı paradoks ve davetkar bir gizem. Bir an taş gibi sertti, bir başka an ise yalnızca ergenlikte görülebilecek lirik ve şiirsel bir duyarlılığa sahipti."
1950'lerin meşhur Hollywood "cadı avı"nı belki bilirsiniz, birçok ünlü isim "komünist aktivitelerde bulunmak" "suç"undan mimlenmişti ve kariyerleri neredeyse sona erdirilmişti. Miller da mimlenen isimlerden biriydi, hatta kendisinin 1953'te yazdığı "The Crucible" adlı 17. yüzyıl cadı avlarını ve mimlemelerini anlatan oyunu, aslında bu "modern cadı avı"na yönelik bir alegori idi. Mimlenen Miller, Monroe'nun ifadeleri ve çabaları sonucu kurtuldu. Ancak evlilikleri biraz fırtınalı oldu, Monroe'nun fiziksel ve psikolojik sağlığı yavaş yavaş kötüleşmekteydi.
İkilinin daha sonraya ait bazı güzel fotoğraflarını da bu vesileyle paylaşalım, fotoğrafların üstüne basarak büyütebilirsiniz:









Evlendikleri sene ikili İngiltere'ye gittiler ve orada Monroe, Laurence Olivier'ın yönettiği ve oynadığı "The Prince and the Showgirl" (1957) filminde onunla rol aldı. Monroe ve Olivier anlaşamadılar, çekim boyunca kavga ettiler. Bu süreç 2011 yapımı "My Week with Marilyn" filmine konu oldu, Monroe'yu Michelle Williams canlandırdı. Monroe alkol ve ilaçlara bağımlı oldu, iki düşük yaptı, bir ameliyat geçirdi. Aynı zamanda, 1960'ta "Let's Make Love" filminde birlikte rol aldığı Yves Montand ile bir yasak ilişkisi de oldu.



Yves Montand, Marilyn Monroe, Arthur Miller

Miller, "The Misfits" (1961) filminin senaryosunu Monroe için yazdı ve ona sevgililer günü hediyesi olarak verdi. Bu film, hem evliliklerini tamir etmek için, hem Monroe'ya düşen bebeklerinin trajedisini unutturmak için, hem de kariyerine önemli bir parça eklemek için bir umuttu. Film gişede pek iyi iş yapmasa da Monroe da dahil tüm oyuncular, performansları için övgüler aldılar. Ancak film çekilirken Miller Monroe'yu terk edecekti. Nitekim aynı yıl içinde ikili boşandılar.



"The Misfits" filmine ait bir kamera arkası fotoğrafı. Marilyn'in, Arthur Miller'a ait sandalyede oturduğunu görüyoruz ama ikili birbirlerine bakmıyorlar. Marilyn düşünceli bir biçimde yere bakarken Miller de yanındaki adama bakıyor. Trajik bir fotoğraf bence. Bir bitişin özeti...

Marilyn 1962'de çekimleri başlayan "Something's Got to Give" fiminin çekimlerini tamamlayamadı, alkol problemi ve sete sürekli geç gelişi yüzünden kovuldu. Böylece "The Misfits" kendisinin tamamlanmış son filmi oldu. Ağustos 1962'de aşırı dozdan öldü. Ölümünün intihar ya da cinayet olabileceğine dair iddialar var hiçbir şey kesin değil. Ölümünden sonra filmleriyle, buğulu sesiyle, sarı saçlarıyla, kadınsı hatlarıyla asla unutulmayacak bir sinema ve popüler kültür efsanesine dönüştü.



Marilyn Monroe'nun ölüm haberi




Marilyn Monroe'nun mezarı

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)