27 Ocak 2014 Pazartesi

MASKENİN ARDINDA: KORKU TÜRÜNÜN TAÇSIZ KRALLARI - EMRE KARA

İyi korku filmi demek, iyi yazılmış ve oynanmış korku unsuru karakter de demektir. Bu karakterler ise kimi filmlerde hayli ünlü oyuncular tarafından canlandırılsalar da genelde pek tanınmamış oyuncular tarafından canlandırılırlar, ya da şöyle bir şey olur: Bu oyuncular, o karakterleri canlandırdıktan sonra ünlü hale gelirler ve bu yüzden de hep canlandırdıkları o karakterlerle anılırlar, yani yine karakter oyuncunun önüne geçer. Zaten bu filmlerin çoğunda bu oyuncular ya bir maske takmışlardır, ya ağır makyajlarla yüzleri tanınmaz hale getirilmiştir, ama bütün bunların ardında bir oyunculuk yeteneğine ihtiyaç duyulmadığını sanıyorsanız, hemen terk edin bu blogu! :) Korku karakteri olmak, sadece cinayetler işleyen, kan akıtan bir konu mankeni olmak değildir. Bu adamlar mimikleriyle, beden dilleriyle, bazen iç gıcıklayıcı sesleriyle aslında tam bir oyunculuk gösterisinde bulunmaktadırlar, canlandırdıkları karakterler kendilerinden daha çok tanınsa da ve onlar adları pek bilinmeyen anonim kahramanlar olarak kalmayı kabul etmek gibi müthiş bir fedakarlık göstermiş olsalar bile...

İşte bugün bu isimlerden bir koleksiyon yapmaya karar verdim, oyuncuların yaşlarına göre sıralanmış bir listeyle sizleri başbaşa bırakıyorum.

MAX SCHRECK (1879-1936)
Kendisi Berlin doğumlu ve önceleri sahnede rol aldı, sonra meşhur yönetmen F.W. Murnau tarafından keşfedildi ve bu sayede Dracula'nın ilk sinema uyarlamasında vampir karakteri oynama şansına kavuştu. Bu karakterle ölümsüzleşti. Schreck'in vampir rolünde bu kadar başarılı oluşunun sebebi olarak, kendisinin gerçek hayatta da bir vampir olduğu yönünde ilginç bir iddia da var ve hatta bu iddia, 2000 yapımı "Shadow of the Vampire" adlı filmde işleniyor, filmde Max Schreck'i Willem Dafoe, F.W. Muranu'yu ise John Malkovich canlandırıyor. Schreck, 57 yaşındayken kalp krizinden öldü. Bu arada soyadı "Schreck" Almanca'da "korku" anlamına geliyor.


1922 yapımı "Nosferatu" adlı filmde Max Schreck ve yanda da kendisinin normal görünümü. Normal görünümü de biraz ürkütücü, öyle değil mi? :)

BELA LUGOSI (1882-1956)
Macar asıllı aktör, kendi ülkesinde başarılı bir sahne oyuncusuydu ve 38 yaşında New York’a geldi. 1931’de rol aldığı “Dracula” filmindeki Kont Dracula rolüyle üne kavuştu. Yönetmen Tod Browning bu rolde aslında Lon Chaney’yi oynatacaktı ama Chaney 1930’da ölünce rol Lugosi’ye gitti. Lugosi bu rolü o kadar çok istiyordu ki çok düşük bir ücrete razı oldu. Bu rolle o kadar ünlü oldu ki kadın hayranlardan, Clark Gable’ın bile aldığından daha çok mektup aldı. Ancak Lugosi sonraları yanlış rol seçimleri yüzünden basit, saçma ya da kendisini tek tipleştirici rollerde oynamaya başladı ve bu yüzden kariyeri düşüşe geçti. Sonunda, “tüm zamanların en kötü yönetmeni” şeklinde bir şöhrete sahip olan Ed Wood’un filmlerinde rol almaya başladı. Hatta bu ikilinin film maceralarını anlatan muhteşem bir film de vardır “Ed Wood” diye, Tim Burton tarafından yönetilmiş olan. (Bu filmde Ed Wood’u canlandıran Johnny Depp, daha sonra Bela Lugosi’nin Los Angeles’taki evini de satın almış.) Lugosi’nin sonraki yılları madde bağımlılığıyla ve fakirlikle geçti maalesef. Hollywood, bu müthiş yeteneği harcamıştı… Öldüğünde, vasiyeti üzerine, Dracula kostümüyle (pelerin falan tastamam) gömüldü. Öldüğünde öylesine fakirdi ki cenaze masrafları Frank Sinatra tarafından ödendi…

Bazı Sözleri:
“Sanırım yalnız bir kurt olduğumu söyleyebilirim. İnsanları hiç sevmiyorum demiyorum ama, doğru konuşmak gerekirse, yalnızca kalplerinin ve zihinlerinin derinliklerine bakabilme şansım olduğunda seviyorum.”
“Hollywood’daki her yapımcı beni tek tipleştirdi. Bu hem komiğime gidiyor, hem de beni hayal kırıklığına uğratıyordu.”
“Doğaüstü rolleri bırakıp yalnızca ilginç, gerçekçi bir karakteri canlandırmak isterdim.”
“Her aktörün en büyük amacı, sonsuza dek onunla hatırlanacağı, kendisine ait belirgin ve orijinal bir karakter yaratmaktır. Benim durumumda bu karakter Dracula idi.”
“Hiçbir rol, Dracula rolünün bana yaptığı kadar, bir aktörü etkilememiş ya da domine etmemiştir. Dracula bazen beni çılgınca zenginleştirdi, bazen de her şeyden yoksun bıraktı.”
“Dracula’yı oynamak hem geçim kaynağım, hem de lanetim. Dracula’nın laneti.”
“Dracula’nın elde ettiği milyonların yüzde biri bende olsaydı, bugün burada olmazdım.”


Dracula rolünde Bela Lugosi ve normal Bela Lugosi. Ne karizmatik bir adam, esrarlı ve tekinsiz gözleriyle.

LON CHANEY (1883-1930)
Kendisine "binbir yüzlü adam" denmektedir, oynadığı filmlerde yüzünün aldığı farklı farklı şekillerden ötürü. Kendisi sağır-dilsiz anne-babanın çocuğu olduğu için farklılıklara özel bir ilgisi vardır zaten. Sessiz filmlerde rol aldığı için yüzü ve o yüzüyle yaptığı muhteşem mimikler daha da bir ön plana çıkmaktadır. Gözlerden uzak ve gösterişsiz bir hayatı seçtiği için Holivud medyası tarafından zaman zaman "tuhaf, asosyal" olarak nitelense de onu yakından tanıyanlar kendisini muhteşem bir insan, eş, baba olarak tanımlamışlardır. Çok genç bir yaşta, 47 yaşında, akciğer kanserinden ölmüştür ama kendi yerine geçecek bir oğul bırakmıştır korku janrına: Lon Chaney Jr. Ayrıca kendisinin hayat öyküsünü anlatan "Man of a Thousand Faces" adlı bir film de yapılmıştır 1957 yılında, ölümünden 27 yıl sonra. Chaney'yi de James Cagney canlandırmıştır.

Bazı Sözleri:
"Filmlerin dışında Lon Chaney diye biri yoktur."
"Bütün kariyerim, insanların beni tanımamasına çalışmaya adanmıştır."
"İnsanlara, insanlığın en alt düzeyinde yer alan bireylerin, en üst düzey fedakarlık kapasitesine sahip olabileceklerini hatırlatmak istedim."


1923 yapımı "The Hunchback of Notre Dame" filminde Lon Chaney (solda) ve Lon Chaney'nin normal görünümü. Kendisi gayet karizmatik bir adam bence. :) Chaney bu filmden iyi para kazandı ama film için kendisine yapılan makyaj gözlerini olumsuz etkiledi ve hayatının geri kalanında kalın gözlükler takmak zorunda kaldı.


















Burada da 1925 yapımı "The Phantom of the Opera" filminde görmekteyiz kendisini. Yine Chaney'nin normal görünümünü yana koydum ki filmlerde geçirdiği şaşırtıcı değişimi net görebilesiniz. Filmin yönetmeni, senaryoyu okur okumaz "Bu film Lon Chaney'siz yapılamaz." demiş. Chaney filmde kendi makyajını kendisi yapmış, bu konuda tam bir usta. Bu görünümü, filmin ilk gösteriminde bazı insanların bayılmasına bile yol açmış.

BORIS KARLOFF (1887-1969)
Korku sinemasının en tanınmış yüzlerinden Karloff Londra doğumlu. Diplomatik bir kariyer sunabilecek bir eğitim aldı ama gezici bir tiyatro ekibine katılmayı seçti, 10 yıl kadar bir süreden sonra yolu Hollywood’a düştü. Film oyunculuğu kariyerinin başında aynı zamanda kamyon şoförü olarak da çalışıyordu ki geçinebilsin. Sonra 1931 yapımı meşhur ilk “Frankenstein” filmi geldi. Bu filmde oynadığında 44 yaşındaydı, üne kavuşmak için biraz geç bir yaş, değil mi? Aslında bu filmden önce 80 filmde rol almıştı ama gerçek tanınış bu filmle geldi tabi ki. Hatta bu ilk Frankenstein filmi çekildiğinde Karloff o kadar öenmsiz görülüyordu ki barolünü oynadığı filmin galasına bile davet edilmedi! Karloff’un bu filmdeki yüzünü hiç görmemiş biri az bulunur sanırım. Filmin jenerik bölümünde Karloff’un adı bile yazmıyordu, onun yerine koca bir “?” vardı, bu da kendisiyle ilgili gizemi iyice artıran hoş bir stüdyo hamlesi oldu. Sonrasında Karloff aldı yürüdü, korku türünde ya da bu tür dışında başka filmlerde birçok farklı rolde yer aldı. Frankenstein’ın canavarı rolünü, “Bride of Frankenstein” (1935) ve “Son of Frankenstein” (1939) adlı filmlerde yeniden oynadı. Bu son Frankenstein filminin çekimlerinde 51. Doğum gününü kutladı ama bu gün aynı zamanda kızının da doğduğu gün oldu! Karloff setten yüzünde makyaj üstündem kostümle hastaneye koştu sevinçten! :) 50’lerde B sınıfı filmlerde rol almış olsa da 60’larda kariyeri yeniden canlandı ve bazı önemli filmlerde yeni unutulmaz performanslar sergiledi. Canlandırdığı korkunç ve zalim karakterlerin aksine gerçek hayatta sevgi dolu, kültürlü, sakin, kitap okumayı seven, dost canlısı, özellikle çocukları çok seven, tam bir beyefendi olarak tanınırdı. 82 yaşındayken hayatını kaybetti.
Bu arada inanılanın aksine kendisi ile Bela Lugosi arasında nefretli bir rekabet yoktu. İkisi de aynı dönemde korku türünün büyük isimleriydi ve bazen bazı roller için ikisi de aday oldular ancak ekran dışında pek bir muhabbetleri yoktu. Frankenstein’ın canavarı rolünü de önce Lugosi alacak gibi olmuş ama deneme çekimlerinde beğenilmemiş ve rol Karloff’a gitmiş.

Bazı Sözleri:
(Frankenstein’ın canavarı ile ilgi) “Benim sevgili yaşlı canavarım. Her şeyimi ona borçluyum. O benim en iyi dostum.”
(80 yaşındayken) “İnsanlığın, yaptığı işi gerçekten seven o küçük bölümünün bir parçasıyım. İşimi sevmeseydim, devam etmezdim.”
“Oynadığım rollerin amacı midenizi bulandırmak değil saçlarınızı havaya kaldırmaktır.”
“Evet, tek tip bir oyuncu oldum. Ama tek tip nedir? Bu bir imajdır, halkın seni tanımasının yoludur. Bütün aktörlerin amaçladıkları da bu değil midir zaten? Ben bunu tek bir rolle elde ettim. Gerçekten şanslıydım.”



















Frankenstein rolünde Boris Karloff ve normal Boris Karloff.


















1932 yapımı "The Mummy" filminde mumya Imhotep rolünde Boris Karloff.


















Yine 1932 yapımı "The Old Dark House" adlı filmde tuhaf Femm ailesinin tuhaf hizmetçisi Morgan'ı canlandıran Boris Karloff, yarabbim şu ürperticiliğe bak.

LON CHANEY JR. (1906-1973)
Kariyeri babasınınkine benzeyen Chaney Jr., genç yaşta makyaj çalıştı, tiyatro sahnesine çıktı, babasının ölümünden sonra ise sinemaya geçiş yaptı. Asıl adı "Creighton Chaney" idi ama kurnaz yapımcılar daha çok dikkat çekmesi adına ona "Lon Chaney Jr." adını daha uygun gördüler. (Kendisi daha sonra, bu sonradan verilmiş addan hiç hoşlanmayacaktı. Yine de bu yeni isim kariyerinde yardımcı olmadı değil.) Kendisi Steinbeck'in "Of Mice and Men"inin sinema adaptasyonunda Lennie rolünü oynadıktan sonra (Bu favori rolü olarak kalmış ve ilerde alkolikleştiğinde, sarhoş olduğu zamanlarda bu filmden repliklerini söylermiş hep.), Universal stüdyosu hem korku janrını hem de babasının anısını canlandırmak adına Lon Chaney Jr.'ı "The Wolf Man" adlı filmde oynattı. Bu filmden sonra Chaney Jr. ünlendi ama istese de babasının ününü geçemedi. Babası zamanında "Başarılı bir kariyer için fazla uzun boylusun." demiş ona (1.88 m), sebebi bu olabilir mi acaba? Sonralarında B sınıfı korku filmlerinde rol aldı, alkol sorunları yaşadı, karaciğer problemlerinden ötürü 67 yaşında öldü, ölüm günü de 13. cuma idi!

Bazı Sözleri:
"Babam filmlerde oynadığımı ve adımın da Creighton Chaney olarak yazılmadığını bilseydi dehşete düşerdi."
"Lon Chaney isminden gurur duyuyorum ama Lon Chaney Jr. ismini sevmiyorum. Bu ismi almayı kabul etmem için beni aç bıraktılar."
"Bana göre hiçbir şey korkudan daha doğal değildir."
"En iyi canavarların hepsi sempati için oynadılar. Bu bama için, Boris Karloff için, kendim için ve diğerleri için de geçerli. Hepsi de seyircinin sempatisini kazandılar. Kurt Adam bütün o kötü şeyleri yapmak istemedi. Tüm bunlara zorlandı."


















1941 yapımı "The Wolf Man" filminde bir kurt adam olarak izlediğimiz Lon Chaney Jr. ve kendisinin normal görünümü.

TIM CURRY (1946-)
Kendisi İngiliz ve Cambridge ile Birmingham üniversitelerinde drama ve İngilizce üzerine eğitim gördü. En ünlü iki rolünden biri 1975 yapımı “The Rocky Horror Picture Show”daki tuhaf bilim adamı Dr. Frank-N-Furter, diğeri de Stephen King’in ünlü korku romanından uyarlanan 1990 yapımı iki bölümlük bir TV mini dizisi olan “It”teki Pennywise adlı lanetli, korkunç palyaço. Curry aynı zamanda bir besteci, şarkıcı ve seslendirmeci de.

Bir Sözü:
“Ben tipik bir başrol oyuncusu değilim ve böyle bir isteğim de yok.”


















"It"te korkunç palyaço rolünde Tim Curry ve normal Tim Curry.

GUNNAR HANSEN (1947-)
Kendisi İzlanda doğumlu ama 5 yaşındayken Amerika’ya taşınmış ailesiyle. Çocukluğu ve gençliği Teksas’ta geçmiş. Teksas Üniversitesi’nde lisans ve master yapmış. 27 yaşındayken yönetmen Tobe Hooper’ın Teksas’a geldiğini duydu ve hemen onla görüşerek Teksas’ta geçen bir vahşet öyküsünü anlatan “The Texas Chainsaw Massacre” (1974) adlı filmde cani Leatherface rolünü almayı başardı ve bu rolle izleyenlerin yüreklerine korku saldı. Bu rol için, daha önce hiç kesmediği ve sonrasında da hiç kesmeyeceği sakallarını bile kesti. Filmden aldığı ücretse yalnızca 800 dolardı. Sonrasında editörlük, dergi/senaryo/kitap yazarlığı filan yaptı. “The Texas Chainsaw Massacre”ın yeniden çevrimlerinde rol almayı reddetti, çünkü bu filmin yeniden çevrilmesini bir hakaret olarak görüyordu.


















"The Texas Chainsaw Massacre" filminde Leatherface rolünde Gunnar Hansen, tırstım lan. :S O değil de amcanın normal hali çok karizma, kültürlü ve bilge biri izlenimi veriyor.

ROBERT ENGLUND (1947-)
Englund 70’lerde oyunculuğa başladı ve düşük bütçeli korku filmlerinde rol aldı. Üne kavuşması, 1984 yapımı Wes Craven yönetimindeki “A Nightmare on Elm Street” ile gerçekleşti. Bu filmde oynadığı kırmızı yeşil çizgili kazaklı, bıçaktan parmaklara sahip, fötr şapkalı ve yanmış yüzlü Freddy Krueger rolü ile korku sinemasının en ünlü, en karizmatik ve etkileyici karakterlerinden birine hayat vermiş oldu. Bu film o kadar başarılı oldu ki 7 devam filmi getirdi ve bunların hepsinde Englund, Freddy Krueger karakterini canlandırdı. En son filmde Freddy, 13. Cuma’nın katili Jason ile karşı karşıya geliyordu. Englund 1989’da korku türüne dahil edilebilecek bir “The Phantom of the Opera” uyarlamasında rol aldı. Bir başka ünlü korku yönetmeni olan Tobe Hooper’ın da çeşitli filmlerinde yer aldı.

Bazı Sözleri:
“Birçok ergeni bana ‘Sen, Krueger!” derken, korna çalarken, ellerini pençe gibi yapıp gösterirken görüyorum. Evet, tanınıyorum.”
“Benim kendi kabuslarım genelde, sahnedeyken repliklerimi unuttuğum durumları içeriyor.”
“Bence teknoloji, Edgar Allan Poe’nunkiler gibi dönemsel korku öykülerini ekrana taşımak için kullanılmalı.”


















Freddy Krueger rolünde Robert Englund ve normal Robert Englund. Şeker şey. :)

MICHAEL BERRYMAN (1948-)
Berryman, “Hypohidrotic Ectodermal Dysplasia” adlı ender rastlanan bir durumla dünyaya geldi ve bu yüzden ter bezleri, saçları, tırnakları ya da dişleri yok. Kendisinin bu farklı görünümü, korku, bilimkurgu ve fantezi filmlerinde ilginç roller almasını sağladı. Kendisi en çok Wes Carven’ın 1977 tarihli “The Hills Have Eyes” filmindeki mutant rolüyle tanınıyor, 1984’te bir devam filmi de çekildi bu filmin. Ayrıca 1981’de yine Craven’ın “Deadly Blessing” adlı filminde de rol aldı. Ayrıca Rob Zombie’nin “The Devil’s Rejects” ve “The Lords of Salem” adlı filmlerinde de oynadı.

Bir Sözü:
(küçükken karşılaştığı dalga geçmeler/zorbalıklar üzerine) Temelleri sağlam biriydim. Benimle dalga geçtikleri ya da benzer şeyler yaptıkları olurdu ama öfke yeteneğim yoktu, bu çocukların anne-babalarına gider ve onlara çocuklarının şımarık veletler olduğunu, kendilerinin de kötü ebeveynler olduklarını söylerdim.


















"The Hills Have Eyes" filmindeki rolüyle Michael Berryman ve normal Michael Berryman. İki resimdeki yüz ifadelerinin keskin farklılığı. :)

DOUG BRADLEY (1954-)
İngiliz aktör, çocukluktan beri ünlü korku yazarı ve yönetmeni Clive Barker’la yakın arkadaştı. 70’lerde ikisi “Dog Company” adlı bir tiyatro grubu kurdular. Daha sonra da ikisi, bir seriye dçnüşecek olan “Hellraiser” efsanesini başlattılar. İlk filmi Clive Barker yazıp yönetti, Doug Bradley de ürpertici cenobite Pinhead rolünde oynadı. Bu film, ardından 3 sinema filmi, 4 de video filmi getirdi ve bu filmlerin hepsinde Bradley aynı rolüyle vardı. Kendisi “Behind the Mask of the Horror Actor” (Korku Yıldızının Maskesinin Ardında) adlı bir kitap da yazdı.


















"Hellraiser" serisindeki ünlü rolü Pinhead ile Michaek Berryman ve kendisinin normal görünümü.

Evet efendim, bu insanların normal yüzleri bize pek tanıdık gelmiyor ama canlandırdıkları karakterlerin yüzleri son derece tanıdık, öyle değil mi? Çoğu zaman karakter oyuncunun önündedir ve belki de bir oyuncunun yapabileceği en büyük fedakarlık da budur, alkışı alan karakter olsa da eninde sonunda o maskenin ardında kanlı canlı bir insan vardır. Aşağıda 1978 yapımı John Carpenter filmi "Halloween"da maskeli katil Michael Myers'ı canlandıran Tony Moran'ın sette çekilmiş çok sevdiğim bir fotoğrafı var. Fotoğraf, u son yazdığım cümlelerin ardından oldukça anlamlı, çünkü Moran içeceği kendi ağzına değil Michael Myers'ın ağzına götürmüş. :)

























EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde... :)

31 Aralık 2013 Salı

SİNEMANIN EN KARİZMATİK KADIN KARAKTERİ: THE BRIDE (GELİN) - EMRE KARA

Böyle bir yazıyı yazmak zorundaydım; gerek "Kill Bill" ikilisine, gerek Tarantino'ya, gerek Uma Thurman'a, ama en çok da Gelin karakterine duyduğum büyük sevgiden ötürü! :)

Efenim bilirsiniz ki Uma Thurman, Tarantino beyin "muse"u, ilham perisidir, bunu beyefendi dile de getirmiştir çeşitli mecralarda. İkilinin ilk birlikteliği "Pulp Fiction"da gerçekleşiyor, orada Thurman yine çok çılgın, hatta tuhaf, ama yine de sempatik bir karakter olan Mia Wallace'ı canlandırıyor. Gerçekte sahip olduğu sarı dalgalı saçlar yerine siyah, düz saçları var bu filmde ve John Travolta ile karşılıklı sahneleri, diyalogları gerçekten muhteşem. Örneğin:





















Mia: Sen de bundan nefret etmiyor musun?
Vincent: Neyden?
Mia: Rahatsız edici sessizliklerden. Neden rahat hissedebilmek için saçma sapan şeyler hakkında konuşmamız gerektiğini düşünürüz ki?

Bir de kendilerinin şöyle müthiş bir dans sahneleri var:

















Hatta linkini de verelim o dansın efem:


Ama yine de bana kalırsa "Pulp Fiction"ın en unutulmaz sahnesi, Uma Thurman'ın, Urge Overkill-Girl, You'll Be a Woman Soon eşliğinde icra ettiği solo dansıydı:

Dansın sonunun üzücü olması ne yazık, canım Uma'cım :..(

"Pulp Fiction"da Tarantino, ilerde Uma Thurman’la çekeceği “Kill Bill”in ipucusunu da veriyor muhteşem bir şekilde; Mia-Vincent ikilisi arasında geçen bir diyalog içerisinde:


Mia, Vincent’ta zamanında oynadığı bir filmden bahsediyor ve sözünü ettiği film karakterleri ilerde “Kill Bill”de göreceğimiz karakterler. :) Tarantino “Pulp Fiction”a böyle bir diyalog koyarken ilerde “Kill Bill”i çekme fikri kafasında var mıydı yoksa daha sonra Uma Thurman’la kafa kafaya verip “Hadi o diyalog üzerinden bir film yazalım.” diye mi karar aldılar bilemiyoruz tabi, ama her nasıl olduysa iyi ki “Kill Bill” yapılmış. :)

Tarantino & Thurman ikilisinin daha efsane ikinci birlikteliği böylece "Kill Bill" ile gerçekleşmiş oluyor. Daha efsane diyorum çünkü "Pulp Fiction"da nispeten ikincil bir karakteri oynayan Uma Thurman bu defa filmin tam merkezinde. Hatta Gelin karakterini de Tarantino ile birlikte yazıyorlar, ilk filmin sonunda "The Bride character created by Q & U" yazıyor, ne hoş di mi? :)

Nedir bu Gelin karakterini bu kadar karizmatik yapan, maddeleyelim:

1) Kendisi intikam peşindedir ama bu öyle sıradan bir Holivud intikam öyküsü değildir. “İntikam soğuk yenen bir yemektir.” sözüyle başlayan film çok orijinal bir öyküye sahiptir film ve Gelin'in intikamı en usta şekilde haklılaştırılmıştır, ona müthiş bir sempati duyarız. Birinci filmin açılışından hoş bir kare:















Bill: Beni sadist mi görüyorsun? Şu an eminim kafanın üstünde bir yumurta pişirebilirim istesem. Biliyor musun çocuk, şu an bile eylemlerimde sadist hiçbir yanın olmadığını anlayacak kadar ayık olduğuna inanmak istiyorum. Belki başkalarına karşı sadist olmuş olabilirim, ama sana karşı asla. Hayır çocuk, tam da şu an en mazoşist halimdeyim...

2) Gelin çok klas, kendi tarzına sahip bir karakterdir. Ne bileyim o sarı kostümü, o sarı kaskı, “Pussy Wagon” adlı sarı arabası, motorsikleti, Hattori Hanzo kılıcı ile tam bir orijinallik abidesidir. Pai-Mei üstaddan ve Bill’den zamanında aldığı dersler sayesinde son derece gözü pek ve profesyonel bir hanıma dönüşmüştür.
























Gelin hanım harika sarı saçlarını kombinleyen sarı elbisesi ve bu elbisenin üzerinde hoş bir aksesuar görevi gören kan izleriyle görülüyor.


























“İntikam için kusursuz kıyafet”. Gelin’in takımı. :)

3) Gelin’in söylediği sözler de yine kendisi kadar orijinaldir, replikler çok iyi yazılmış gerçekten. Favorilerimi listeliyorum:

(komadan yeni çıkınca ayaklarını canlandırmaya çalışırken) “Ayak baş parmağını oynat.” (Bu sahnede uzun süre Thurman’ın ayaklarını yakın çekim olarak görüyoruz ve Tarantino, önceki filmlerinde de şahit olduğumuz ayak fetişini bir kez daha göstermiş oluyor.)

(Copperhead’e) “Merhamet, şefkat ve affetme hissinden yoksunum, ama mantıktan asla.”













(Çılgın 88’liler takımını hakladıktan sonra) “Hala hayatta olacak kadar şanslı olanlar, hayatlarınızı da alın gidin. Ama kaybettiğiniz organlarınızı bırakın. Onlar artık bana ait.”

(Sofie Fatale’ı haklarken) “Sana bazı sorular soracağım. Ve cevap vermediğin her seferde, pir parçanı keseceğim. Ve sana söz veriyorum, onlar özleyeceğin parçalar olacak.”

(Sofie Fatale’i Bill’e geri yollamadan önce) “Onun neler bildiğimi bilmesini istiyorum. Bilmesini istediğimi bilmesini istiyorum. Ve hepsinin çok yakında O-Ren kadar ölü olacaklarını bilmelerini istiyorum.”

4) Gelin'in rakipleri de kendisi gibi orijinal, gözü pek, iyi yazılmış karakterlerdir. Bu da Gelin'in intikam sürecini daha bir heyecanla izleyip, başarılarında onu daha bir takdir etmemizi sağlar.














“Deadly Viper Assassination Squad”















Gelin tarafından parça pinçik edilen Çılgın 88’liler takımı :)

















Gelin tarafından parça pinçik edilmiş Çılgın 88’liler takımı :)

Aynı sahnenin bir Türk sanatçı tarafından minyatür şeklinde çizilmiş halini internette görüp çok beğenmiştim, onu da burada paylaşayım:



















Tamam "Kill Bill" gayet şiddet ve vahşet dolu bir filmdir ve Tarantino'nun filmlerindeki şiddet bana rahatsız edici gelmiyor açıkçası. Özellikle de bu filmde kasten biraz gerçekdışı ve abartılı hale getirilmiş şiddet sahneleri rahatsız edici olmaktansa görsel bir şölene dönüşüyor, filme hem epik hem de mizahi bir tat katıyor.

5) Bu ikincil düşmanların üstünde, filmde adını da vermiş olan Bill ile Gelin arasında muhteşem bir kimya oluşturulmuştur. Bill’in geline olan hisleri arasında sevgi, nefret, takıntı, çekinme bir aradadır. Gelin ise zamanında Bill’i seven, sonra onun zalimliğinin boyutlarıyla şaşkınlığa uğrayan, en sonda da ona karşı yalnızca ve yalnızca bir öldürme arzusu duyan bir kadındır. Bu kompleks ilişki, iki filmde son derece iyi örülmüştür.


















İki karakter arasında geçen hoş diyaloglar:

Gelin: Düğünüme gelecek misin?
Bill: Yalnızca gelinin tarafında oturursam.
Gelin: Benim tarafımda biraz yalnız hissedebilirsin.
Bill: Senin tarafında hep biraz yalnız hissettim. Ama asla başka bir yere oturmam.

Bill: Tepkim gerçekten o kadar da şaşırtıcı mıydı?
Gelin: Evet, öyleydi. Yaptığın şeyi yapabilir miydin? Elbette yapabilirdin. Ama bunu bana yapacağını ya da yapabileceğini asla düşünmezdim.
Bill: Üzgünüm, çocuk. Ama yanlış düşünmüşsün.

Gelin: “Aşırı tepki” mi gösterdin? Açıklaman bu mu?
Bill: Sana bir açıklamada bulunacağımı söylemedim. Sadece gerçeği anlatacağımı söyledim. Ama bu pek açık olmadıysa, hadi daha açık konuşalım. Ben pislik bir katilim, bunu biliyorsun. Ve pislik bir katilin kalbini kırmanın belirli sonuçları vardır. Sen bunlardan bazılarını deneyimledin.

6) Gelin bildiğin olağanüstü güçlü ve yeteneklidir. Kedi gibi dokuz canlıdır. Kolay pes etmez, kolay yenilmez, kolay ölmez. Mezardan bile çıkabilir evelallah. Ben sinemada güçlü kadın karakterleri çok severim, Gelin ise bu kavramın nirvanaya ulaşmış halidir. Bu yönüyle feminist okumalara da gayet açıktır. :)













7) Gelin soğukkanlı bir intikamcı olmasının ve bu işte de çok muvaffak olmasının yanı sıra sevgi dolu bir annedir de, zaten onun intikamının en önemli sebebi küçük kızıyla kendisine yapılmış olanlardır. Aşağıda Gelin ve kızı B.B.’yi görüyoruz efem, kaneviçeli yastıkları babaanneme yaptırıp ben göndermiştim Tarantino’ya hediye olarak. :)













(Gelin Bill’e bebeğinden bahsederken) “O hamilelik testinin rengi maviye dönmeden önce yalnızca bir kadındım. Senin kadının. Senin için öldüren bir katil. O çizgi mavi olmadan önce, senin için bir motorsikletle hızlı bir trenin üstüne atlayabilirdim. Ama o çizgi maviye dönünce, artık o şeylerin hiçbirini yapamazdım. Artık olmazdı. Çünkü bir anne olacaktım. Bunu anlayabiliyor musun?”

Efendim burada yazımızı bitirelim ve düşük bir ihtimal olmasına rağmen eğer izlemediyseniz bir an önce “Kill Bill” ikilemesini izlemenizi salık verelim. Nitekim üçüncü filmin bu yıl çıkacağı şeklinde kuvvetli iddialar var, hazır olun ona. :) Tarantino-Thurman ikilisi öyküyü nasıl devam ettirirler tam kestiremiyorum ama bu ikiliden yine iyi bir şeyler çıkacağına son derece eminim. Altta muhteşem bir resimleri. :)






















EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde... :)

28 Kasım 2013 Perşembe

SİNEMADA ORTAÇAĞ YANSIMALARI - EMRE KARA

Evet, "Aklına nereden geldi böyle bir konu?" deyu sorabilirsiniz. "Aldığım Ortaçağ Edebiyatı dersi nedeniyle bu döneme olan ilgimin artması nedeniyle gardaş." diye cevap veririm. :) Kafasında tam net tanım olmayanlar için çok basit bir biçimde ortaçağı 5. ve 15. yüzyıllar arasında kalan dönem olarak tanımlayabiliriz, ki bilirsiniz ki bu çağı Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethederek kapatmıştır. Biz çağ kapatıp çağ açan bir milletin torunlarıyız lililili! Tamam sustum. :)

Filmleri üç farklı başlık atında topladım; ortaçağdaki gerçek olaylar/kişiler üzerine yapılmış filmler, ortaçağda geçen ama kurmaca öyküler anlatan filmler ve son olarak ortaçağda yazılmış edebi eserlerden uyarlanmış olan filmler. Keyifli okumalar canlarım. :)

A. Ortaçağdaki Gerçek Olaylar/Kişiler Üzerine Yapılmış Filmler
Efenim bu filmlerin hangi gerçek olayı ya da kişiyi anlattığını parantez içlerinde verdim.
1. Alexander Nevsky (1938) Sergei M. Eisenstein & Dmitri Vasilyev (Prens Alexander Nevsky ve 13. yüzyıl Rusya'sı)
2. Andrei Rublev (1966) Andrei Tarkovsky (ressam Andrei Rublev ve 15. yüzyıl Rusya'sı)
3. Becket (1964) Peter Glenville (İngiliz kralı II. Henry ve arkadaşı Thomas Becket, 12. yüzyıl)
4. Braveheart (1995) Mel Gibson (İngiliz-İskoç savaşı, 13. yüzyıl)
5. Destiny (1997) Youssef Chahine (İbn Rüşd, 12. yüzyıl Endülüs'ü)
6. Fetih 1453 (2012) Faruk Aksoy (Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul'un fethi, 15. yüzyıl)
7. Hacıvat Karagöz Neden Öldürüldü? (2006) Ezel Akay (Hacıvat & Karagöz, 13. yüzyıl)
8. Henry V (1944) Laurence Olivier (İngiliz Kralı V. Henry, 14. & 15. yüzyıllar)
9. Henry V (1989) Kenneth Branagh (İngiliz Kralı V. Henry, 14. & 15. yüzyıllar)
10. Kingdom of Heaven (2005) Ridley Scott (haçlı seferleri, 13. yüzyıl)
11. Lancelot du Lac (1974) Robert Bresson (Kral Arthur efsanesi)
12. Macbeth (1948) Orson Welles (İskoçya kralı Macbeth, 11. yüzyıl)
13. The Adventures of Robin Hood (1938) Michael Curtiz & William Keighley (Robin Hood)
14. The Flowers of St. Francis (1950) Roberto Rossellini (St. Francis, 12. & 13. yüzyıllar)
15. The Lion in Winter (1968) Anthony Harvey (İngiliz Kralı II. Henry, 12. yüzyıl)
16. The Message (1977) Moustapha Akkad (Hz Muhammed, İslam'ın doğuşu, 7. yüzyıl)
17. The Passion of Joan of Arc (1928) Carl Theodor Dreyer (Jeanne d'Arc, 15. yüzyıl)
18. The Tragedy of Macbeth (1971) Roman Polanski (İskoçya kralı Macbeth, 11. yüzyıl)
19. The Trial of Joan of Arc (1962) Robert Bresson (Jeanne d'Arc, 15. yüzyıl)


The Passion of Joan of Arc (1928) Carl Theodor Dreyer

B. Ortaçağda Geçen Ama Kurmaca Öyküler Anlatan Filmler
1. Marketa Lazarova (1967) Frantisek Vlacil (Paganizm'den Hıristiyanlık'a geçiş; Çekoslavakya)
2. Pathfinder (1987) Nils Gaup (cinayet & intikam; İskandinavya)
3. Sansho the Bailiff (1954) Kenji Mizoguchi (sürgün; Japonya)
4. Shadows of Forgotten Ancestors (1965) Sergei Parajanov (köy hayatı, aşk, büyü; Rusya)
5. The Name of the Rose (1986) Jean-Jacques Annaud (rahipler, manastırlar, esrarengiz cinayetler; İtalya)
6. The Return of Martin Guerre (1982) Daniel Vigne (köy hayatı & savaş; Fransa)
7. The Seventh Seal (1957) Ingmar Bergman (1300'lerin ortalarındaki kara veba, ölüm; İsveç)
8. The Virgin Spring (1960) Ingmar Bergman (cinayet & intikam; İsveç)


The Seventh Seal (1957) Ingmar Bergman

C. Ortaçağda Yazılmış Edebi Eserlerden Uyarlanmış Filmler
Bu başlığa geldiğimizde karşımıza ünlü bir yönetmen çıkıyor: İtalyan Pier Paolo Pasolini. Kendisi "Yaşam Üçlemesi" adını verdiği üç filmiyle, üç ünlü ortaçağ eserini sinemaya uyarlamış oluyor.
1. The Decameron (1971)
Bu ilk filmle İstalyan Giovanni Boccaccio'nun ünlü eserinden 9 hikayeyi bir filmde sunuyor.
2. The Canterbury Tales (1972)
Serinin ikinci filminde bu sefer İngiliz edebiyatının "babası" Geoffrey Chaucer'ın eserini sinemaya uyarlamış oluyor.
3. Arabian Nights (1974)
Bu son filmde ise oryantale çeviriyor bakışını Pasolini, 1001 Gece Masalları'ndan esinlenerek.
Pasolini'nin bu filmlerinin canlılık, hareketlilik ve erotizm dolu olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım. :)

EMRE KARA (Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde.) :)

24 Kasım 2013 Pazar

ÖĞRETMENLER GÜNÜ SEBEBİYLE: ÖĞRETMENLERİ ANLATAN 10 FİLM - EMRE KARA

Evet efem, bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü. Şahsım da meslekteki (ve blog yazmaktaki) ilk yılı olan bir öğretmen olarak bugün öğretmenleri anlatan 10 ünlü filmi listelemek istedim ve bunu yaptım, enjoy! :)
(Filmler alfabetik olarak sıralandı.)

Dead Poets Society (1989) Peter Weir
"İnsanlar size ne derse desin, kelimeler ve fikirler dünyayı değiştirebilir."

1. Blackboard Jungle (1955) Richard Brooks
Şiddet ve düzensizliğin hakim olduğu bir okulda işini inatla yapmaya çalışan öğretmenimizi Glenn Ford canlandırıyor.

2. Children of a Lesser God (1986) Randa Haines
Bir sağırlar okuluna yeni gelen ve içine kapanık, biraz da vahşi Sarah ile iletişim kurmaya çalışan James örtmen rolünde William Hurt var. Kendisi, gerçek hayatta da sağır olan Marlee Matlin ile karşılıklı döktürüyor.

3. Dead Poets Society (1989) Peter Weir
Eğitimle ilgili filmlerden oluşan hiçbir liste bu filmsiz olmaz. :) Erkek lisesine gelen çılgın, sıradışı, ilham verici öğretmen rolünde Robin Williams var.

4. Election (1999) Alexander Payne
Bu hayli eğlenceli filmde, okul başkanı seçilmeyi kafasına koymuş hırslı kız öğrencisiyle başa çıkmaya çalışan öğretmen rolünde Matthew Broderick var.

5. Freedom Writers (2007) Richard LaGravenese
Yine şiddet dolu bir ortamda öğretmenliğe başlayan ve öğrencilerine başka bir hayat fikrini sunmaya çalışan öğretmen rolünde Hilary Swank ablamız var.

6. Half Nelson (2006) Ryan Fleck
Özel hayatı sorunlu sıradışı genç tarih öğretmeni rolünde Ryan Gosling var.

7. Like Stars on Earth (2007) Aamir Khan
Bir Hint efsanesi olan Aamir Khan, bu filmde disleksik öğrencisine her anlamda yardım etmeye çalışan fedakar kedicanlı bir öğretmeni canlandırıyor.

8. The Chorus (2004) Christophe Barratier
"Aksiyon-reaksiyon" felsefesiyle işleyen sıkı yönetimli erkek okuluna gelen ve öğrencilerin hayatını büyüleyici bir biçimde değiştiren tonton müzik öğretmenimiz Gerard Jugnot.

9. The Class (2008) Laurent Cantet
François Begaudeau bu filmde, ırk çeşitliliğine sahip bir okulda öğretmenlik yapan Parisli bir adamı canlandırıyor.

10. To Sir, with Love (1967) James Clavell
Sinemanın en iyi siyahi oyuncularından Sidney Poitier bu filmde, bir grup saygı-seviyeden yoksun beyaz öğrenciyi adam etmeye çalışan öğretmen rolünde.

EMRE KARA (Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde.) :)

16 Kasım 2013 Cumartesi

EN ÇOK ŞAŞIRTAN 50 FİLM - EMRE KARA

Bazı filmler vardır ki bitirdiğinizde sizi ağzı açık ayran delisi gibi bırakırlar. İşte onların en etkililerinden oluşan bir seçki, bendeniz tarafından listelenmiş olan. Filmler alfabetik olarak listelenmiştir, ay uğraşamam öyle tek tek sıraya dizmekle. :) Enjoy! :)

The Sixth Sense (1999) M. Night Shyamalan

1. A Clockwork Orange (1971)
2. A Tale of Two Sisters (2003)
3. Carnival of Souls (1962)
4. Chinatown (1974)
5. Citizen Kane (1941)
6. Dogville (2003)
7. Don’t Look Now (1973)
8. Dr. Strangelove (1964)
9. Fight Club (1999)
10. Freaks (1932)
11. Friday the 13th (1980)
12. Funny Games (1997)
13. Hidden (2005)
14. High Tension (2003)
15. Identity (2003)
16. Inception (2010)
17. Jacob’s Ladder (1990)
18. Kill Bill: Vol. 1 (2003)
19. Les Diaboliques (1955)
20. Memento (2000)
21. Night of the Living Dead (1968)
22. No Country for Old Men (2007)
23. Oldboy (2003)
24. Primal Fear (1996)
25. Psycho (1960)
26. Reservoir Dogs (1992)
27. Rosemary’s Baby (1968)
28. Saw (2004)
29. Scream (1992)
30. Se7en (1995)
31. Star Wars: The Empire Strikes Back (1980)
32. The Blair Witch Project (1999)
33. The Descent (2005)
34. The Game (1997)
35. The Innocents (1961)
36. The Mist (2007)
37. The Orphanage (2007)
38. The Others (2001)
39. The Piano Teacher (2001)
40. The Prestige (2006)
41. The Ring (2002)
42. The Seventh Continent (1989)
43. The Silence of the Lambs (1991)
44. The Sixth Sense (1999)
45. The Skeleton Key (2005)
46. The Tenant (1976)
47. The Usual Suspects (1995)
48. The Village (2004)
49. The White Ribbon (2009)
50. Vertigo (1958)

EMRE KARA (Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde.) :)

15 Kasım 2013 Cuma

RAHATSIZ EDİCİ AMA YİNE DE İZLEMEYE DEĞER FİLMLER (KORKU TÜRÜ HARİÇ) - EMRE KARA

Sizler için fütursuzca listeledim. Başlıktan anlayacağınız üzere rahatsız edici bulup kötü de bulduğum filmleri yazmadım buraya, dolayısıyla bazı filmleri bu listede görmek isteyip de göremediyseniz, onları izlemiş olmam ama izlemeye değer bulmamış olmam hayli muhtemeldir. Ayrıca korku filmlerinin birçoğu halihazırda rahatsız edici olarak nitelenebileceği ve korku filmleri üzerine mevcut bir yazım da olduğu için bu listede korku filmleri de yok. Filmler alfabetik sıralı. Filmlerin altına birer cümleyle, rahatsız edici oluş sebeplerini de yazdım. :)

Eyes Wide Shut (1999) Stanley Kubrick

127 Hours (2010) Danny Boyle
Bir adam hiçliğin ortasında tek başına bir kanyon yarığında hapis kaldığı ve kolunu da sıkıştırdığı için. Üstüne öykü gerçek bir öykü olduğu için.

A Clockwork Orange (1971) Stanley Kubrick
Nedensiz şiddeti, bunu yok etme çabasını ve bu çabanın boşluğunu anlattığı için.

A History of Violence (2005) David Cronenberg
Temiz bir hayata sahip olmak isteyen bir adamın peşini kirlilikler bırakmadığı için.

A Serious Man (2009) Joel & Ethan Coen
Hayatınızda her şeyin nasıl da bir anda engellenemez bir biçimde ters gitmeye başlayabileceğini gösterdiği için.

American Beauty (1999) Sam Mendes
Dışarıdan Amerikan rüyasının tipik bir örneğini teşkil eden bir banliyö evinin içinde ve bireyler arasında dönen tuhaflıkları bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdiği için.

American History X (1998) Tony Kaye
Amerika'daki ırkçılık sorununu ve korkunç hapishane şartlarını gösterdiği için.

American Psycho (2000) Mary Harron
Paraya, prestije, güzel bir işe, güzel bir eve ve güzel kıyafetlere sahip insanların içinde varolabilecek psikopatları gösterdiği için. Rekabet ve yok etme güdüsünü ilkelliğiyle sunduğu için.

An American Crime (2007) Tommy O’Haver
Büyük küçük her insanın içinde var olan kötülük potansiyelini gösterdiği için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

Apocalypse Now (1979) Francis Ford Coppola
"The horror... The horror..." için.

Benny’s Video (1992) Michael Haneke
Medyanın şiddet arzusu üzerindeki etkisi, bu arzunun eyleme dökülüşü, eyleme dökülünce de hemen örtbas edilmeye çalışılışı. Bunları çatır çatır anlattığı için.

Black Swan (2010) Darren Aronofsky
Takıntıları, gerçekle kabusun korkunç birlikteliğini süper sunduğu için.

Blue Velvet (1986) David Lynch
Sinemanın en garip psikopatlarından birini içerdiği için.

Changeling (2008) Clint Eastwood
Bir kadının, kaybolan küçük oğlunu bulma mücadelesinde başına gelen bin bir zalimce olay için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

Chinatown (1974) Roman Polanski
"Forget it Jake, it is Chinatown." olduğu için.

City of God (2002) Fernando Meirelles & Katia Lund
Fakir ve şiddet dolu bir gettodaki gençlerin, kendilerini yok eden o sistemin birer parçasına dönüşüşünü anlattığı için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

Cries & Whispers (1972) Ingmar Bergman
Karanlık yönetmen Bergman'ın en karanlık filmi olduğu için. Üç kız kardeşin nefret ve soğukluk dolu ilişkisini, ölümü ve ölüme yakın anlam arayışını anlattığı için.

Deliverance (1972) John Boorman
Kent hayatından uzaklaşıp kırsalda doğaya ve ilkel doğalı insanlara karşı mücadele veren bir grup adamın gitgide zavallılaşmasını anlattığı için.

Dogville (2003) Lars von Trier
Karanlık geçmişinden kaçan bir kadın, sığınma talebiyle geldiği Dogville kasabasında her talebin bir karşılığının olduğunu öğrendiği için.

Doubt (2008) John Patrick Shanley
"Şüphelerim var. Öyle şüphelerim var ki..." için.

Eastern Promises (2007) David Cronenberg
Rus mafyasının dönderdiği katakullileri anlatırken kurban edilen masum insanlarla bizi şok ettiği için.

Elephant (2003) Gus Van Sant
Lise öğrencilerinin dönüşebildiği katliamcıları gösterdiği için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

Eyes Wide Shut (1999) Stanley Kubrick
Belaya kendi isteğiyle bulaşan ama kendi isteğiyle sıyrılamayan bir adamın ürepertici öyküsü için. Jocelyn Pook - Masked Ball için. Korkunç balo/ayin için. Yastığın üstünde görülen maske için.

Fight Club (1999) David Fincher
"Modern" insanın buhranları için. Kanlı dövüşler için.

Full Metal Jacket (1987) Stanley Kubrick
İlk yarısında askeriye sistemini ve onun insanların psikolojileri üzerindeki yıkıcı etkisini, ikinci yarısında da bizzat cephede gerçekleşen yıkımları çarpıcı bir gerçekçilikle sunduğu için.

Hidden (2005) Michael Haneke
Kapının önüne bırakılmış korkunç resimler için.

Hotel Rwanda (2004) Terry George
Kutuplaşmanın oluşturduğu korkunç trajedi için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

Identity (2003) James Mangold
Kimlik parçalanışı olayına getirdiği orijinal ve çarpıcı yorum için.

Irreversible (2002) Gaspar Noe
"Le temps detruit tout." için. Bazı yaşananların geri dönüşü olmadığı için.

Leaving Las Vegas (1995) Mike Figgis
Adım adım ölüme giden bir adam ve ölümle oynamaktan korkmayan bir kadının kasvetli öyküsünü anlattığı için.

Lilya 4-ever (2002) Lukas Moodysson
Masumiyetin yok edilişini anlattığı için.

Lolita (1962) Stanley Kubrick
"Annesiyle evleneyim, kızı için." için.

Lord of the Flies (1963) Peter Brook
Küçük çocukların küçük vahşilere dönüşmesini anlattığı için.

Monster (2003) Patty Jenkins
Bir hayat kadınının bir seri katile dönüş(türülüş)ünü anlattığı için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

Mulholland Dr. (2001) David Lynch
İki kadının resmen kabusvari yolculuğunu anlattığı için.

Mysterious Skin (2004) Gregg Araki
Geçmişin travmalarının gelecekteki çarpıcı etkileri için.

Mystic River (2003) Clint Eastwood
Geçmişin travmalarının gelecekteki çarpıcı etkileri için.

Natural Born Killers (1994) Oliver Stone
Doğuştan katil olanların öyküsü için.

Notes on a Scandal (2006) Richard Eyre
Başa bela olan yakınlaşmalar için.

Pi (1998) Darren Aronofsky
Matematik için.

Platoon (1986) Oliver Stone
Vietnam'da iyi-kötü çizgisinde yalpalayan genç bir adam için.

Requiem for a Dream (2000) Darren Aronofsky
Bağımlılığın farklı türlerinin insanları nasıl tükettiğini aşama aşama anlattığı için.

Rope (1948) Alfred Hitchcock
İki genç kendilerini "übermensch" olarak görüp bir arkadaşlarını öldürdükleri, bunula da kalmayıp cesedin saklandığı eve arkadaşlarını davet ederek "übermensch"liklerini test ettikleri için.

Schindler’s List (1993) Steven Spielberg
Soykırımı bütün gerçekliğiyle anlattığı için. Kırmızı mantolu küçük kız için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

Se7en (1995) David Fincher
Yedi ölümcül günaha uygun olarak kurbanlarını seçen bir garip seri katili ve onun peşindeki biri toy biri deneyimli iki polisi anlattığı için, şok edici öykü ve görsellikle.

Shadow of a Doubt (1943) Alfred Hitchcock
En kötüler bazen en yakınımızdakiler olabildiği için, reddetmeye çalışsak da.

Sophie’s Choice (1982) Alan J. Pakula
İnsan bazen korkunç seçimler yapmak zorunda kaldığı için.

Stoker (2013) Park Chan-wook
Hayli garip bir aileyi anlattığı için.

Strangers on a Train (1951) Alfred Hitchcock
Siz beladan uzak durmaya çalışsanız da belanın bazen gelip sizi bulabileceğini, hatta size yapışıp kalabileceğini anlattığı için.

Straw Dogs (1971) Sam Peckinpah
Siz beladan uzak durmaya çalışsanız da belanın bazen gelip sizi bulabileceğini, hatta size yapışıp kalabileceğini anlattığı için.

Sympathy for Mr. Vengeance (2002) Chan-wook Park
İntikamın ne kadar kuvvetli bir his ve kanlı bir oyun olabildiğini anlattığı için.

Taxi Driver (1976) Martin Scorsese
Kokuşmuş bir New York ve onu kendince düzeltmeye karar kılmış bir adam için.

The Accused (1988) Jonathan Kaplan
Adaletin karşısındayken bile kadın olmanın zorluğunu anlattığı için.

The Butterfly Effect (2004) Eric Bress, J. Mackye Gruber
Oynadıkça daha da bozulan bir kaderin içinde girdaba kapılmış genç adam için.

The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover (1989) Peter Greenaway
Zalim "hırsız"ın zalimlikleri için. Pişmiş ve zorla yedirilmeye çalışılan bir insan bedeninin varlığı için.

The Devil’s Advocate (1997) Taylor Hackford
Şeytanın manipüle ettiği insanları ve insanın şeytani yönlerini anlattığı için.

The Devils (1971) Ken Russell
17. yüzyılın meşhur cadı avlarını, psikopat bir rahibe ve takıntılı platonik aşkı olan rahip üzerinden çarpıcı bir biçimde anlattığı için.

The Experiment (2001) Oliver Hirschbiegel
Deney gerçeğe dönüştüğü için. Ya da gerçek, deneyle tetiklendiği için.

The Game (1997) David Fincher
Her oyun eğlenceli olmadığı için.

The Girl Next Door (2007) Gregory Wilson
Büyük küçük her insanın içinde var olan kötülük potansiyelini gösterdiği için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

The Machinist (2004) Brad Anderson
Kopan kol için. Buzdolabının üstündeki kağıt için.

The Night of the Hunter (1955) Charles Laughton
İki çocuğun peşindeki bir psikopat için.

The Passion of the Christ (2004) Mel Gibson
Hz. İsa'nın son gününü çok kanlı bir sunumla anlattığı için.

The Pianist (2002) Roman Polanski
Savaşın yok ettikleri için.

The Piano Teacher (2001) Michael Haneke
Bir kadının garip, mazoşistik cinsel fantezilerini ve onu umutsuzca anlamaya çalışan genç bir adamla olan tuhaf ilişkisini anlattığı için.

The Proposition (2005) John Hillcoat
Vahşi kırsalın vahşi yaşamları ve ölümleri için.

The Seventh Continent (1989) Michael Haneke
Anlamı kaybediş ve kendini yok ediş için.

The Silence of the Lambs (1991) Jonathan Demme & Red Dragon (2002) Brett Ratner
Kötü oluşu nedensiz olan zeki, karizmatik ve acımasız psikopat Hannibal Lecter için. Buffalo Bill için. Francis Dolarhyde için.

The White Ribbon (2009) Michael Haneke
Baskı ve istismarın doğurduğu şiddet için.

Trainspotting (1996) Danny Boyle
Tavanda yürüyen bebek için. Klozete dalış yapan adam için.

Turtles Can Fly (2004) Bahman Ghobadi
Irak işgali mağdurları küçük çocuklar için.

Welcome to the Dollhouse (1995) Todd Solondz
Sürekli hor görülen bir öğrenci olmanın zorlukları için.

Zodiac (2007) David Fincher
Bir seri katili bulma takıntısı ama bulamama çaresizliği için. Ve gerçek bir öykü olduğu için.

EMRE KARA (Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde.) :)

5 Kasım 2013 Salı

GRAVITY (2013) - ÖMER FARUK GÜNAYDIN

GRAVITY (Yerçekimi) belki de son zamanların en ilgi çekici bilimkurgu filmlerinden biri. Filmin başarısı tabi ki en çok yönetmen ve oyuncularında. Yönetmenin sinemadaki en zor konulardan birini 2 kişilik bir kadroyla sinemaya uyarlaması ve seyirciyi heyecanıyla birlikte ekrana bağlaması gerçekten filmin takdire şayan olduğunu ortaya koyuyor. Filmin 2 kişilik bir kadroyla başarılı olmasının en büyük unsuru da oyuncuların sinema sektöründeki kalitelerini ekrana yansıtmalarıyla izah edilebilir. Tabi göz ardı edilmemesi gereken bir diğer konu da seyircinin filmin tadını en iyi şekilde alabilmesi için filmin kesinlikle I MAX kalitesiyle izlenmesi gerektiği gerçeğidir. (Tabi Türkiye'de I MAX sinemanın sadece belli illerde olması da üzücü bir nokta!!! Belki bu göz ardı edilebilecek bir nokta olsa da filmin daha birçok ilde sinemaya bile çıkmamasının ve insanımızın sinemaya özel bir bütçe ayıramamasının, sinemayla arasındaki bağı koparmasında ve bu sektörde daha başarılı fikirlerin ortaya çıkmamasında önemli bir etken oluşturduğunu düşünüyorum.) Film IMDb'den (Internet Movie Database) de azımsanamayacak bir puan alarak (8.5) izlenmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya koymuş. Filmin yönetmenine bakınca aslında çok fazla şaşırmamak gerekiyor. Daha önce de birçok başarılı filme imza atmış olan ALFONSO CUÂRON (Harry Potter ve Azkaban Tutsağı adlı filmin yönetmenliğini de yapmıştır.) bu filmde de seyirciye istediğini vermeyi başarıyor. Alfonso Cuaròn aynı zamanda filmin senaristi ve bu koltuğu genç yaştaki oğlu Jonas Cuaròn ile paylaşıyor. Filmin başrollerini ise Sandra Bullock ve George Clooney üstleniyor. Filmde ilgi ve beğeniyle karşılayacağınız birçok görsel efekt var.

Dünyanın uzaydan çekilmiş  görüntülerini izlediğinizde ve 3 boyutlu sistemle filmi, filmin 3. karakteri gibi izlemeniz söz konusu olduğunda, verdiğiniz paranın karşılığını almanın mutluluğunu hissediyorsunuz. Ve tabi ki filmdeki birçok gerilim sahnesi sizi yerinizden hoplatıyor olsa da çaresiz bir şekilde Sandra Bullock'un ölümü kabullenmesi sizi hüzünlendirmeyi başarıyor. Ve aynı şekilde Sandra'nın uzaydaki tek arkadaşını çaresizce ölüme terk etmesi de dramatik sahnelerden biri.

Filmin son anlarındaki çaresizlik ve durumun dramatize edilerek anlatılması insanı derinden etkiliyor. En derinden etkileyen sahnelerden biri olan "Sandra Bullock'un köpek gibi havladığı sahne" filmde sözün bittiği yer oluyor. Seyircinin birçok sahnede kendisini oyuncunun yerine koyma ihtiyacı duyması ve böyle bir durumun kendi başına geldiğinde ne yapması gerektiğini düşünmeye zorlanması, yönetmenin seyirciyi etkilediğini ve seyircide iz bıraktığını gösteriyor. Tabi filmin sonu yine mutlu bitiyor ve Sandra Bullock Dünya'ya tek başına dönmeyi başarıyor. Ve bu da en çok sizi sevindiriyor. Keyif alarak izleyeceğiniz bir film olması temennisiyle!!!


NOT: Yazılarımdaki amacımın filmi anlatmak olmadığı, sadece filmleri okuyucularımıza tanıtmak ve ekstrem noktaları sizlerle paylaşmak olduğunu ifade etmekten mutluluk duyarım!!!
(Yazılarımın tüm hakları saklıdır!)
ÖMER FARUK GÜNAYDIN