10 Mart 2022 Perşembe

THE BATMAN (2022) - EMRE KARA


KARAKTERLER VE OYUNCULAR

Matt Reeves’in yönettiği yeni Batman filminde Batman’i Robert Pattinson canlandırıyor. Pattinson, Matt Reeves’in filmi yazarken aklında olan kişiymiş. Kendisi de küçüklükten beri Batman hayranıymış ve bu rolü oynamayı istiyormuş. Filmde Batman’e eşlik eden ana karakterler Kedi Kadın (Zoe Kravitz), Penguen (Colin Farrell) ve Riddler (Paul Dano). Yan rollerde James Gordon (Jeffrey Wright), Carmine Falcone (John Turturro) ve Alfred (Andy Serkis) önemli yer tutuyor. Bu karakterleri daha önce hangi filmlerde kimlerin canlandırdığına bakalım:

 

Batman

Adam West – Batman: The Movie (1966)

Michael Keaton – Batman (1989) & Batman Returns (1992)

Christian Bale –The Dark Knight üçlemesi (2005, 2008, 2012)

Ben Affleck – DCEU

 

Kedi Kadın

Lee Meriwether – Batman: The Movie (1966)

Michelle Pfeiffer – Batman Returns (1992)

Anne Hathaway – The Dark Knight Rises (2012)

 

Penguen

Burgess Meredith – Batman: The Movie (1966)

Danny DeVito – Batman Returns (1992)

 

Riddler

Frank Gorshin – Batman: The Movie (1966)

 

James Gordon

Neil Hamilton – Batman: The Movie (1966)

Pat Hingle – Batman (1989) & Batman Returns (1992)

Gary Oldman –The Dark Knight üçlemesi (2005, 2008, 2012)

J.K. Simmons – DCEU

 

Carmine Falcone

Tom Wilkinson – Batman Begins (2005)

 

Alfred Pennyworth

Alan Napier – Batman: The Movie (1966)

Michael Gough – Batman (1989) & Batman Returns (1992)

Michael Caine –The Dark Knight üçlemesi (2005, 2008, 2012)

Jeremy Irons – DCEU

 

TÜR VE ÖYKÜ

Yönetmen Matt Reeves’e göre film dedektif öyküsü, aksiyon ve psikolojik gerilim türlerinin bir kombinasyonu. Hatta yer yer korku ve film-noir türlerinden de esintiler taşıdığını söylüyor. Riddler, Gotham’daki bazı güçlü ve önemli figürleri öldürmeye başlayınca, Batman de bu planın sırlarını çözmeye uğraşıyor ve şehirdeki yozlaşmanın boyutlarıyla yüzleşiyor. Bu yolculuğunda Batman’in düşmanları Riddler’ın yanı sıra Carmine Falcone ve Penguen olurken, işbirliği yaptığı dostları ise Kedi Kadın ve James Gordon oluyor. Sırlar açığa çıktıkça öykü hem Batman hem de Kedi Kadın için hayli kişisel bir hal alıyor. Film üç saatlik süresine ve çok sayıda karakter barındırmasına rağmen hayli derli toplu, takip etmesi hem yorucu olmayan hem de keyifli olan bir öykü sunabiliyor, ki bu en güçlü yanı bence. Bunu, hem karakterler hem de olaylar arasında anlamlı bağlar kurarak başarıyor. Öyle ki bu film bir Batman filmi olmasaydı, normal bir suç-gizem filmi olsaydı da yine çok iyi bir öyküsü olan çok iyi bir film olurdu. Senaryo yazılırken “Bir Batman filmi yazıyoruz.” fikriyle değil de “Batman’i de içeren bir suç-gizem filmi yazıyoruz.” fikriyle yola çıkıldığını düşündüm ve bunu çok takdir ettim.

 

ANIMSATTIĞI FİLMLER

- Film, Batman’i bir tür dedektif figürü olarak sunmasından ötürü, klasik Hollywood film-noir’ları ile karşılaştırılabilir.

- Riddler karakteri, adalet güçleriyle kedi-fare oyunu oynayan, onlara bilmeceler ve bulmacalar sunan psikopat bir seri katil. Bu açıdan film, David Fincher’ın iki muhteşem suç filmiyle, “Se7en” (1995) ve “Zodiac” (2007) ile karşılaştırılabilir. Nitekim Matt Reeves, Riddler karakterini yazarken gerçek Zodiac katilinden esinlendiğini belirtmiş.

- Kedi Kadın’ın babasıyla olan problemli ilişkisi, daha sonra bu ilişkiye Batman’in dahil oluşuyla oluşan üçlü denklem, Roman Polanski’nin “Chinatown” (1974) filmini anımsatıyor.

- Carmine Falcone ve Penguen karakterleri, yeraltı/mafya dünyasına ait karanlık figürler olmalarından ötürü, Martin Scorsese’nin benzer karakterler içeren mafya filmlerini anımsatıyorlar.

- Reeves, senaryoyu yazarken “The Godfather”dan da (1972) esinlenmiş. Batman için Michael Corleone (Al Pacino), Penguen için de Fredo (John Cazale) karakterleri ilham kaynağı olmuş.

- Film hem Kedi Kadın’ı hem de Penguen’i önemli rollerde içermesi açısından, Tim Burton’ın “Batman Returns” (1992) filmiyle de karşılaştırılabilir.

- Son olarak filmin fütürist, karanlık, yağmurlu, neon ışıklı Gotham sinematografisi, “Blade Runner”ın (1982) sinematografisini anımsattı bana.

 

BATMAN İMAJI

Matt Reeves, kendi Batman karakterini yazarken Kurt Cobain’den etkilenmiş. Bruce Wayne’i sosyete mensubu bir playboy karakteri olarak değil de, büyük bir trajedi yaşadıktan sonra münzevi hale gelmiş bir karakter olarak yazmış. Robert Pattinson’ı da kısmen bu yüzden seçmiş, çünkü onu da özel hayatına hayli önem veren ve şöhretten pek hoşlanmayan biri olarak görüyormuş. Robert Pattinson’a göre Bruce Wayne, Batman olmakla takıntılı olan, Bruce olmak istemeyen ve o yanını fırlatıp atmak isteyen bir karakter. Bruce için Batman olmak, tuhaf bir tür terapi. Kendisini bu şekilde kurtarabileceğine inanıyor. Ve aslında Batman olarak dışarı çıktığı her gece, annesiyle babasının öldürüldüğü geceyi yeniden yaratmaya çalışıyor. Dövüştüğü herkes, aslında anne babasını öldüren kişiler. Kısacası bu filmde, Batman’in süperkahraman yönü kadar insani yönüne, psikolojisine de odaklanan bir karakterizasyon görüyoruz. Ayrıca bu filmde Batman, daha çok bir dedektif figürü gibi: Karmaşık bir suç planını, kanıtlar ve ipuçlarını inceleyerek çözmeye çalışan zeki bir dedektif.

 

DEVAM FİLMLERİ?

Robert Pattinson, Warner Bros. ile üç filmlik bir anlaşma imzalamış. Bu da yeni bir Batman üçlemesinin planlandığına delalet. Ayrıca filmin sonunda Barry Keoghan, Joker rolünde bir “cameo” yapıyor. Kendisi muhtemelen bir sonraki filmdeki esas kötü karakter olacak.

 

EMRE KARA

Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

11 Ocak 2022 Salı

CENSOR (2021) - EMRE KARA




“Censor” çok başarılı bir psikolojik korku filmi. Sinemada en sevdiğim temalardan biri olan kurguyla gerçeklik arasındaki ayrımın yitimi üzerine bir film. Bunun yanı sıra travma, yas, suçluluk gibi kişisel temalar ve sinemada şiddetin toplumla olan ilişkisi, maskülen şiddet obsesyonu ve sansür kültürü gibi sinemasal temaları da ele alıyor. Filmlerin birer kurgu ürünü olmasının yanı sıra aslında subjektif “gerçeklik”lerimizin de birer kurgu ürünü olduklarını vurguluyor. Filmlerdeki korku, şiddet ve deliliğin, aslında yaşamlarımızın da son derece gerçek birer parçası olduklarını vurguluyor.

Film 1980’lerde geçiyor ve o dönemde İngiltere’de gerçek bir panik yaratmış olan “video nasty” fenomenine değiniyor. “Video nasty” terimi İngiltere’de Ulusal İzleyiciler ve Dinleyiciler Birliği tarafından, videokaset olarak dağıtımı yapılan bir dizi düşük bütçeli korku ve istismar filmini tanımlamak için üretilmiş bir kavram. Bu filmler 80’lerin başında basın, sosyal yorumcular ve dini organizasyonlar tarafından, şiddet içerikli olmaları nedeniyle eleştiriliyor. Bunun üzerine videokaset filmlerin de tıpkı sinemada gösterime giren filmler gibi sansür kurulundan geçmesine karar veriliyor. “Censor” filminin başkarakteri Enid de, bu sansür kurumu çalışanlarından biri. Dolayısıyla film, o dönemi yansıtması ve videokaset filmlerin ruhunu yakalaması açısından retro bir havaya ve meta-kurgusal bir doğaya da sahip. Enid’in, izleyip sansürlemesi gereken bir korku filmini, kendi geçmişine ait bir travmaya tekinsiz düzeyde benzer bulması, zaten onun mental çöküşünü tetikleyen ilk olay oluyor. Bunu izleyen süreçte film kurgu ile gerçekliği iç içe geçirerek, başkarakterin zihninde alevlenen cehennemi karmaşayı görselleştiriyor.

İngiltere yapımı olan “Censor”, Gallerli yönetmen Prano Bailey-Bond’un ilk uzun metraj filmi, ve bir ilk film olarak hayli etkileyici bir başarı. Başroldeki İrlandalı oyuncu Niamh Algar da bu başarının en önemli faktörlerinden biri. Akıl sağlığını ve gerçeklik algısını yavaş yavaş yitiren başkarakterin ruh hallerini çok iyi yansıtıyor. Kadın yönetmenlerin korku filmleri yapması az rastladığımız bir durum olsa da hemen her zaman ilginç örnekler ortaya çıkıyor, “Censor” da bu silsilenin en güçlü örneklerinden biri bence.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

1 Ocak 2022 Cumartesi

EN İYİ YÖNETMENLER - EMRE KARA

Geleneksel olarak her yılın ilk gününde güncellediğim en iyi yönetmenler listemin 2021 edition'ı ile karşınızdayım! :) Bu listeyi yaparken mümkün olduğunca objektif olmaya çalıştım. Yönetmenlerin filmografilerini hem nicelik hem de nitelik açısından göz önüne aldım. Yani iyi filmler yapmak kadar çok sayıda iyi film yapmak da bir kriter bu listenin sıralamasında. Aynı zamanda yönetmenlerin filmlerinin geniş kitlelere mal olmuş ve böylece sinema tarihine damga vurmuş filmler olması da tabi ki önemli bir kriter.


1. Alfred Hitchcock 

2. Woody Allen 

3. Steven Spielberg 

4. Martin Scorsese 

5. Clint Eastwood 

6. Billy Wilder 

7. Akira Kurosawa 

8. Roman Polanski 

9. Joel & Ethan Coen

10. Pedro Almodovar 

11. Howard Hawks 

12. William Wyler 

13. Ingmar Bergman 

14. John Ford 

15. Ridley Scott 

16. Sidney Lumet 

17. Stanley Kubrick 

18. Hayao Miyazaki 

19. Tim Burton 

20. Quentin Tarantino 

21. Christopher Nolan 

22. Blake Edwards 

23. Richard Donner 

24. Oliver Stone 

25. Rob Reiner 

26. Robert Zemeckis 

27. Jim Jarmusch 

28. Richard Linklater 

29. Peter Jackson 

30. Steven Soderbergh 

31. Luis Bunuel 

32. Wilfred Jackson 

33. John Huston 

34. Jean-Luc Godard 

35. Francis Ford Coppola 

36. Brian De Palma 

37. Peter Weir 

38. David Lynch 

39. Wes Anderson 

40. Charles Chaplin 

41. Frank Capra 

42. Joseph L. Mankiewicz 

43. Federico Fellini 

44. Robert Altman 

45. Norman Jewison 

46. Mike Nichols 

47. Ken Loach 

48. Paul Verhoeven 

49. Terry Gilliam 

50. Michael Haneke 

51. Alan Parker 

52. Lasse Hallström 

53. John Carpenter 

54. Zhang Yimou 

55. Ang Lee 

56. Danny Boyle 

57. David Fincher 

58. Park Chan-wook 

59. Michael Curtiz 

60. Fritz Lang 

61. George Cukor 

62. Clyde Geronimi 

63. Hamilton Luske 

64. David Lean 

65. Elia Kazan 

66. Michelangelo Antonioni 

67. Don Siegel 

68. Robert Wise 

69. Sam Peckinpah 

70. Ertem Eğilmez 

71. François Truffaut 

72. Milos Forman 

73. Andrei Tarkovsky 

74. Michael Mann 

75. Mike Leigh 

76. David Cronenberg 

77. Tony Scott 

78. John Woo 

79. Takeshi Kitano 

80. Neil Jordan 

81. Gus Van Sant 

82. Ron Clements & John Musker 

83. Ron Howard 

84. James Cameron 

85. Wong Kar-Wai 

86. Kim Ki-duk 

87. Alfonso Cuaron 

88. Hirokazu Koreeda 

89. S. Shankar 

90. Sam Mendes 

91. Guy Ritchie 

92. Bong Joon Ho 

93. Paul Thomas Anderson 

94. Vincente Minnelli 

95. George Stevens 

96. Michael Powell 

97. Fred Zinnemann 

98. Wolfgang Reitherman 

99. Stanley Kramer 

100. Orson Welles 

101. Robert Aldrich 

102. Stanley Donen 

103. Sergio Leone 

104. John Frankenheimer 

105. Sydney Pollack 

106. Joel Schumacher 

107. Abbas Kiarostami 

108. Stephen Frears 

109. Krzysztof Kieslowski 

110. Walter Hill

111. Barry Levinson 

112. Werner Herzog 

113. Jean-Jacques Annaud 

114. Kathryn Bigelow 

115. Edward Zwick 

116. Jean-Pierre Jeunet 

117. Mani Ratnam 

118. Lars von Trier 

119. Giuseppe Tornatore

120. Spike Lee 

121. Nuri Bilge Ceylan 

122. Luc Besson 

123. Sam Raimi 

124. Alexander Payne 

125. Sanjay Leela Bhansali 

126. Jean-Marc Vallee 

127. Alejandro G. Inarritu 

128. James Mangold 

129. Tom Tykwer 

130. Bryan Singer 

131. Denis Villeneuve 

132. Marc Forster 

133. Anurag Kashyap 

134. Makoto Shinkai

135. Edgar Wright 

136. A.R. Murugadoss 

137. Alejandro Amenabar 

138. Arthur Penn 

139. Asghar Farhadi 

140. Bernardo Bertolucci 

141. Brad Bird 

142. Dario Argento 

143. Darren Aronofsky 

144. David Yates 

145. Doug Liman 

146. Emir Kusturica 

147. Ernst Lubitsch 

148. F. Gary Gray 

149. Fatih Akın 

150. Frank Oz 

151. Gore Verbinski 

152. Hideaki Anno & Kazuya Tsurumaki 

153. Isao Takahata 

154. Jackie Chan 

155. Jacques Audiard 

156. Jean-Pierre Melville 

157. Jim Sheridan 

158. John Cassavetes 

159. John Hughes 

160. John Landis 

161. Jon Favreau 

162. Kenneth Branagh 

163. Kevin Smith 

164. Lee Unkrich 

165. Mamoru Hosoda 

166. Martin Ritt 

167. Matthew Vaughn 

168. Mervyn LeRoy 

169. Nicolas Winding Refn 

170. Paul Greengrass 

171. Peter Berg 

172. Peter Bogdanovich 

173. Philip Kaufman 

174. Rajkumar Hirani 

175. Richard Attenborough 

176. Robert Bresson 

177. Robert Rodriguez 

178. Roger Donaldson 

179. Susanne Bier 

180. Taika Waititi 

181. Takashi Miike 

182. Taylor Hackford 

183. Thomas Vinterberg 

184. Todd Haynes 

185. Wilson Yip 

186. Xavier Dolan 


EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

16 Eylül 2021 Perşembe

LUCA (2021): PIXAR’IN İLK QUEER FİLMİ? - EMRE KARA


 


 







SPOILER UYARISI: Bu yazı “Luca” filminin öyküsünü baştan sona ele aldığı ve öyküdeki olaylara ve detaylara referanslar içerdiği için, filmi izledikten sonra okumanız tavsiye edilir.

 

“Luca” (2021), ilk uzun metraj filmini yapan İtalyan yönetmen Enrico Casarosa’nın yönettiği bir Pixar animasyon filmi. Kendisi fantastik bir “coming-of-age” öyküsü. Film, 1950’ler/60’larda küçük bir İtalyan kasabasında geçiyor ve Luca adlı küçük bir deniz canavarının, karadaki insan dünyasını keşfetme öyküsünü ele alıyor. Bu keşifte ona, kendisi gibi deniz canavarı olan ancak insan dünyasına nispeten daha hâkim olan yeni arkadaşı Alberto rehberlik ediyor. Hepimizin Pixar’dan beklemeye alışık olduğumuz üzere bu film de kelimenin tam anlamıyla büyüleyici bir film. İçerdiği hayal gücü, kurduğu sıcak ve ilginç evren, inşa ettiği derinlikli karakterler ve ilişkilerin yanı sıra duygusal olarak da hayli yoğun ve etkileyici. Ancak benim için “Luca”nın en ilgi çekici ve en özel yanı, Pixar’ın ilk gey aşk öyküsü olarak yorumlanmaya çok açık olmasıydı. Ben filmi böyle bir gözle izledim, burada da queer bir lensle filmin bütün öyküsünü baştan sona ele alacağım.

 

Filme queer bir gözle bakabilmek için öncelikle filmdeki “deniz canavarlığı”na, bir gey metaforu olarak bakmak lazım. Filmin başında Luca’nın küçük dünyasının yalnızca sualtından ibaret olduğunu, yüzeye çıkmasının ebeveynleri tarafından katı bir biçimde yasaklandığını görüyoruz. Bu yasağın sebebi, ebeveynlerinin, Luca’ya yüzeyde insanların zarar verebileceklerinden korkmaları. Bu hayli anlaşılır bir kaygı, çünkü insanlar için deniz canavarları korkutucu, iğrenç ve görülünce öldürülmesi gereken canlılar. Yüzeydeki insan dünyasını gerçek yaşamdaki “toplum” kavramıyla eşlersek, toplumun farklı olanı, öteki olanı, sıra dışı olanı canavarlaştırmaya olan merakının vurgulandığını rahatlıkla görebiliriz. Dolayısıyla insanların deniz canavarı korkusu, gerçek yaşamdaki toplumun homofobisi ile rahatlıkla eşlenebilir. LGBT çocuklara (ya da toplumun “normal” addettiğinin dışında herhangi bir özelliği olan çocuklara) sahip olan ebeveynlerin, çocuklarına karşı daha korumacı oldukları sıklıkla gözlemlenen bir durumdur. Bu korumacılık anlaşılabilir bir tutumdur aslında, çünkü farklı ve özel olan çocuklarının anlaşılmamasından ve bunun sonucu olarak da ötekileştirilmesi ve zarar görmesinden korkarlar ebeveynler. Luca’nın ebeveynleri de böyle bir korumacı tutuma sahip.

 

Ebeveynlerinin yasaklarına rağmen Luca yüzeye çıkıyor ve kendisi gibi deniz canavarı olan Alberto ile tanışıyor. Yüzeyde yaptığı önemli bir keşif de, sudan çıktığı ve karaya ayak bastığı andan itibaren artık bir deniz canavarı gibi değil, bir insan gibi görünüyor olduğu. İnsanların dünyasına insan görünümünde karışabilme şansı olduğunu fark ediyor yani, ki Alberto da bu yüzden uzun zamandır yüzeyde yaşıyor tek başına. Bu “kamufle” olabilme durumunu da yine açık yaşanmayan, gizli (closeted) eşcinsellik ile eşleyebiliriz. Homofobik, ötekileştirici, hatta sıklıkla tehditkâr bir toplumda birçok gey erkeğin “closeted” olarak yaşadığı, dış dünyaya sanki heteroseksüelmiş gibi bir izlenim verdiği bilinen bir gerçek. Deniz canavarlarının da insanların dünyasında insan gibi görünebilmeleri, bu “closeted” kalma durumunun bir metaforu olarak alınabilir. Yine de belirtelim ki Alberto karada, insanların dünyasında yaşasa bile aslında tam olarak insan kasabasında değil, küçük bir adada tek başına yaşıyor. Yani insanların dünyasının hem içinde, hem dışında. Heteronormatif bir toplumun hem parçası olan, hem de ona yabancı hisseden gey bir erkek gibi.

 

Luca’nın sualtı dünyasını ve ailesini geride bırakıp Alberto ile yüzeyde yeni bir yaşama başlaması, bir gey erkeğin korumacı aile yaşamını aşıp ilk aşkı bulması ile eşlenebilir. Bu romantik ve kişisel bir devrim, ama henüz adamakıllı bir kendini kabulleniş ya da açılış değil. Çünkü günün sonunda Luca ve Alberto adada yine kendi mikro-evrenlerini yaratıyorlar. Alberto’nun bir Vespa posteri var ve Luca’nın da çok ilgisini çekiyor bu. Sonra ikili birlikte bir Vespa inşa etmeye çalışıyorlar. Vespa’yı görür görmez hemen efsane romantik komedi “Roman Holiday”deki (1953) Audrey Hepburn ve Gregory Peck ikilisi geldi aklıma. Onlar da Roma’da bir Vespa ile gezi yapıyorlardı. Böyle ikonik bir romantik filmden ikonik bir nesneye referansta bulunarak film, Luca ile Alberto arasındaki ilişkinin muhtemel romantik doğasını daha da vurguluyor, ayrıca ikonik bir heteroseksüel aşk öyküsünü de queerleştiriyor. (“Roman Holiday”in posteri bir aşamada filmde bir duvara yapıştırılmış olarak da gösteriliyor.) Bir araç olarak Vespa aynı zamanda herhangi bir yere bağlı olmamanın, yalnızca iki kişi olarak sürekli hareket halinde olmanın, birlikte keşfetmenin büyüsünü ve mahremliğini de simgeliyor bence. Makro insan evreni içinde mikro bir gey çift evreni gibi yani.

 

Luca’nın yüzeye çıktığını öğrenen ebeveynleri, onu amcası ile denizin derinliklerine yollamayı planlıyorlar. Bu aşamada ebeveynlerin korumacılığı adamakıllı kısıtlayıcılığa ve baskıcılığa evriliyor. Bu yüzden Luca ve Alberto birlikte kaçarak insan kasabası Portorosso’ya gidiyorlar. Artık ne sualtının korumacı aile dünyası var, ne de Alberto’nun adasının sunduğu güvenli mikro-evren. Artık büsbütün insan dünyasına karışmak zorundalar. Kasabada Giulia adlı bir kızla tanışıyorlar. Giulia da normalde kasabada yaşamadığı, yalnızca yaz tatillerinde geldiği için kasabada “öteki” konumunda olan bir kız. Üçü birlikte bir yarışa katılmak için takım kuruyorlar ve Giulia bunu “mazlumların” (orijinal replikte “underdog”) dayanışması olarak niteliyor. Gey erkekler ile heteroseksüel kadınlar arasında kurulan sıkı dostluklar hayli klasik bir olgu zaten. Bunun da ötesinde mazlum/underdog kavramı üzerinden, toplumda ötekileştirilen ve zorbalığa uğrayan (yarıştaki rakibi Ercole’nin Giulia’ya yaptığı zorbalıklar) bireylerin birbirlerine tutunarak güçlü bağlar kurması olgusunu da vurguluyor film.

 

Ancak üçlü arasındaki ilişki ilerledikçe Alberto, Luca ve Giulia arasında gelişen bağı kıskanmaya başlıyor. En başından beri Luca ile olan ilişkisini “ikimiz dünyaya karşı tek” şeklinde konumlandıran Alberto, Luca’nın dünyayı daha geniş bir biçimde tanıma isteğine ve bir kızla kurduğu yakın ilişkiye tehdit gözüyle bakıyor. Gey bir ilişkiye heteroseksüel bir kadının dâhil olup “arabozucu” olması da birçok filmde kullanılmış bir klişedir. :) Alberto aslında Luca’nın, Giulia yoluyla toplumsal “normalliğe”, heteronormativiteye çekilmesinden korkuyordur belki. Ayrıca Alberto güvenli mikro-evrende daha kişisel bir ilişki isterken Luca makro-evrenin bir parçası olmayı, o evrenin dinamiklerini anlamayı (eğitim, bilim vs.) istiyor.

 

Luca ile Giulia arasındaki yakınlığı kıskanan ve bunu bir teste tabi tutmak isteyen Alberto, deniz canavarı olduğunu Giulia’ya gösteriyor. Alberto’nun gerçek formunu, gerçek kimliğini göstermesi, bir geyin “açılması” (coming out) olarak görülebilir. Giulia buna çok şaşırıyor, hatta biraz korkuyor da Alberto’dan. Luca ise bu aşamada yapabileceği en kötü şeyi yapıp, sanki kendisi de deniz canavarı değilmişçesine Alberto’nun değişimine şaşırır taklidi yapmakla kalmıyor, “Bir deniz canavarı!” diyerek onu fişliyor aynı zamanda. Bir gey ilişkide taraflardan birinin herkese açık bir biçimde yaşamak istemesi ile diğerinin gizli kalmak istemesinin travmatik çatışması, filmin en dramatik anlarından birini oluşturuyor böylece. Reddedilen Alberto yüzerek uzaklaşıyor. Ancak bundan çok kısa süre sonra Giulia, Luca’nın da aslında bir deniz canavarı olduğunu keşfediyor kazara. Böylece Luca, kendi kimliğini reddederek, -mış gibi yaparak sonsuza dek yaşayamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Bir gey erkeğin kimlik krizi ve sancılı “coming out” süreci metaforu…

 

Hatasını anlayan Luca yeniden Alberto’yu buluyor ve kendini affettirmeye çalışıyor. Alberto’nun babasının uzun zaman önce onu terk ettiğini öğreniyor. Birçok gey erkeğin, babaları tarafından reddedilmesinin bir metaforu olarak bakılabilir buna. Yapayalnız olan Alberto’nun kendisine neden bu kadar umutsuzca tutunmaya çalıştığını da daha iyi anlıyor Luca böylece. Kendisini affettirebilmek için yarışa tek başına katılmaya ve Vespa’yı almaya yetecek parayı kazanmaya karar veriyor. Yarış da hem heteronormatif dünyanın, hem de kapitalist sistemin acımasızlığının bir metaforu olarak görülebilir. Önceki yıllarda yarışın kazananının hep zorba, zalim ve ötekileştirici Ercole olması, yarışın haksız rekabete olanak sağlayan yanlarının olması bunu destekler nitelikte. Yani Luca, heteromormatif/kapitalist bir rekabet düzeninde yükselmeye azmeden gey/öteki olarak görülebilir. Ancak yarış sırasında yağmur yağmaya başlıyor ve yağmurun tenine değmesi, Luca’nın canavar kimliğinin ortaya çıkması riskini içeriyor. Yağmur da bahsettiğim heteronormatif/kapitalist rekabet düzeni içinde gey bireylerin daha dezavantajlı hale getirilmesinin bir metaforu olarak alınabilir. Ama aynı zamanda daha önemli bir şeyin metaforu bence: Kendini ne kadar reddetmeye, gizlemeye çalışırsan çalış, hayat bir gün bir şekilde kendinle yüzleşmeye ve kendini açığa vurmaya zorlar seni… Bu aşamada Alberto bir şemsiyeyle çıkageliyor: Açılmış olan gey erkek, gizli kalmaya kararlı olan gey erkeğin seçimine saygı duyuyor ve bir orta yolda buluşabilmiş oluyorlar şemsiye yoluyla. Ancak Ercole her ikisini de yere deviriyor ve ikisinin de deniz canavarı olduğu herkesin gözü önünde ortaya çıkıyor.

 

Alberto ve Luca’nın gerçek kimliklerinin ortaya çıkmasından sonra Ercole hem onları avlamaya çalışıyor, hem de kasabadaki diğer insanları buna azmettiriyor. Bu açıdan Ercole, toplumda nefret söylemleri üreten ve yayan, topluma karşı belirli grupları hedef gösteren ve bu gruplara karşı toplumu galeyana getirmeye çalışan bir çığırtkan, bir linç kültürü neferi olarak görülebilir. Ancak Giulia da Ercole’yi yere deviriyor ve onun planlarını alt üst ediyor. Yine ötekilerin dayanışması. Bu aşamada Giulia’nın babası Massimo, Luca ve Alberto’yu hem Ercole’ye hem de diğer balıkçılara karşı savunuyor. Ercole’nin linç kültürü neferliğine karşı Massimo da bir hoşgörü kültürü inşa ediyor yani. Bunun üzerine kasaba halkı zıpkınlarını yere indiriyor, hatta kasabada insan görünümünde gezen başka deniz canavarları da gerçek kimliklerini açık ediyorlar. Bunlar arasında, filmde ara ara gösterilen, sürekli dondurma yiyip birlikte gezen iki yaşlı kadın da var. Ne zaman gey ya da lezbiyen bir insan kimliğini açık etse bunu “olağanüstü”, “sıra dışı” bir şeymiş gibi karşılayan, “Böyle olgular bizim toplumumuzda bulunmaz.” gibi söylemler üretmeye çalışan, ya da LGBT kimliğini bir tür 21. yüzyıl “trendi” olarak yaftalayan dar görüşlü küçük toplumlara bir gönderme var burada. Luca ve Alberto ilk değildi, tek değildi. Öncesinde de onlar gibi insanlar bu toplumda hep vardı, içinizde yaşıyorlardı, sadece siz farkında değildiniz, çünkü açık olmalarına izin vermediniz. O yaşlı kadın çift ile bu genç erkek çift arasında paralellik kurarak film, LGBT kimliğinin zamansal ve mekânsal sınırlılığı algısını aşıyor. Kasaba Luca ve Alberto’yu kabulleniyor, ikili yarışı kazanıyor, ve Ercole’nin zorbalığı son buluyor.

 

Filmin sonunda Luca ve Alberto birbirlerine karşı daha derin bir anlayış kazanmış oluyorlar. Alberto’nun en büyük hayali bir Vespa olduğu için Luca yarış parası ile Vespa alıyor. Ancak Luca’nın en büyük hayali okula gitmek ve dünyayı keşfetmek olduğu için Alberto Vespa’yı satarak Luca’ya bir tren bileti alıyor. Birbirlerini çok sevmelerine ve birbirilerini artık bütünüyle anlamalarına rağmen, hayata dair beklentileri farklı olduğu için yollarının ayrılması gerekiyor: Bu bir bitiş ve veda değil aslında, sadece kendi yollarında ama birbirlerinin hayatlarına dâhil olarak yürümeye devam etmek. Luca Giulia ile trene biniyor ama ikisinin arasındaki ilişki net bir arkadaşlık, ve Alberto ile olan ilişkisinin bundan biraz daha fazlası olduğu gerçeği hala geçerli. Alberto ise Giulia’nın babası Massimo ile yaşamaya karar veriyor, ve kendisini reddedip giden babanın ardından sevecen bir baba figürüne kavuşmuş oluyor. Luca’nın ailesi de sonunda Luca’nın kendisi için çizdiği yolu kabulleniyorlar. Luca’nın büyükannesi filmin sonunda şöyle diyor: “Bazı insanlar onu asla kabul etmeyecekler. Ama bazıları da edecekler. Ve o, iyi olanları nasıl bulacağını biliyor gibi görünüyor.” Bu replikler aslında filmin nihai mesajını özetler nitelikte: Öteki olabilirsin, toplumdaki herkes tarafından kabul görmeyebilirsin, ama daima sevgiyi ve dostluğu bulabilir, kendi küçük evrenini kendin inşa edebilirsin.

 

EMRE KARA

Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

2 Mayıs 2021 Pazar

2020 FİLMLERİ ÜZERİNE KISA KISA - EMRE KARA

2020, COVID-19'un damgasını vurduğu bir sene olsa da sinema için pek de zayıf bir sene değildi. Bazı filmler sinemada vizyona girerken birçoğu da direkt streaming platformlarında yayına sokuldu, ve hatırı sayılır miktarda iyi film izlemiş olduk. Bu yazıda 2020 yılında izlediğim filmlerin birçoğu üzerine kısa kısa eleştirilerimi derledim. Filmlerin çoğu 2020 yapımı, birkaç tanesi ise 2019 yapımı olup 2020'de izleme fırsatı bulduğumuz filmler. Bonus olarak bir tanesi de (Judas and the Black Messiah) 2021 yapımı; ödül sezonunda 2020 filmleriyle birlikte yarıştığı ve ödüller aldığı için onu da bu yazıya dahil ettim.


AMMONITE

Zarif ve estetik bir film. Sinematografi ve oyunculuklar on numara. Fetiş oyuncularımdan Kate Winslet ve genç yetenek Saorise Ronan için fazla övgüye gerek yok zaten. Ancak yönetmen Lee, sadeliği ve yalınlığı tercih ederken biraz fazlaya kaçmış ve sanki öykünün duygusal potansiyelini kasıtlı olarak bütünüyle keşfetmemiş gibi hissettim. Bu da beklentilerimi biraz kursağımda bıraktı, bilhassa finalde. Bu iki muhteşem oyunculuyla ve bu hayli ilginç biyografik öykü ile, duygusal yoğunluğu çok daha yüksek olan bir film yapılabilirmiş gibi geldi. Özellikle de yakın zamanlarda çekilmiş hayli duygusal yoğunluklu lezbiyen öyküleri “Carol” ve “Portrait of Lady on Fire” ile karşılaştırınca…

 

ANOTHER ROUND

Çok sevdim bu filmi. Öğretmenlerin yaşamlarını hem profesyonel hem kişisel açıdan ele alması hoş, bir öğretmen olarak bunu yapan filmleri seviyorum. Dört arkadaşın branşlarının birbirlerinden hayli farklı olması da filme zenginlik katmış. Sosyal kabul edilebilirlik ve "adab-ı muaşeret" sınırlarını muzip ama tehlikeli olmaya müsait bir planla aşmaya çalışan dört arkadaşın öyküsünün mizahi/anarşist bir yanı var, ama bir yandan da hayatın trajedileriyle başa çıkmanın bir yolu olarak alkole başvurma olayı da filmin daha ciddi ve dramatik yönünü oluşturuyor. Ben en çok spesifik öğretmenler ile spesifik öğrenciler arasında kurulan bağlardan etkilendim. Mads Mikkelsen yine çok iyi.

 

FREAKY

Çok eğlenceli bir filmdi. İyi bir konsepti iyi işlemiş. En güzel yanı Vince Vaughn’u, bir adamın bedenine hapsolmuş liseli kız rolünde izlemekti.

 

HAMILTON

Bunun bir “film” olup olmadığından emin değilim. Bir Broadway müzikalinin canlı olarak filme alınmasının sonucunda oluşmuş olan bir “kayıt”. Gerçekten de çok özenli, çok emek verilmiş bir prodüksiyon olduğu her anından belli. Ancak bir müzikal tiyatro gösterisini filme aldığınızda, çok kaliteli kameralar da kullansanız, değişik kamera açıları hatta close-up'lar da kullansanız, günün sonunda bu bir film midir? Bence değildir. Bunun ötesinde müzikal tiyatro ve müzikal film ayrımı üzerinde de durmak isterim. Müzikal filmlerin çoğu, müzikal tiyatro örneklerinden sinemaya uyarlanmıştır ancak bu adaptasyon sürecinde "sinemasal" bir dille yeniden yaratılmışlardır. Mesela müzikal tiyatro tek bir sahnede, daha sınırlı dekorlarla, daha az oyuncu kadrosuyla çekilir. Ancak müzikal filmlerde mekanlar ve cast daha geniştir, gerçekliğe yakındır yani. Ayrıca müzikal filmlerde şarkılı-danslı sahnelerin yanında normal diyalogların olduğu sahneler de görürüz, hatta şarkılı-danslı sahneler aralara serpiştirilir diyebiliriz. Ancak "Hamilton"ın şarkı olmayan tek bir repliği, dans olmayan tek bir aksiyonu yok. Baştan sona bir "gösteri" yani. İki buçuk saat boyunca dans edip şarkı söyleyen insanları izlemek beni baydı. Canlı izleseydim bayar mıydı bilmiyorum, ama bir "film" olarak izlediğimde baydı. Zaten tiyatronun büyük bir fanı değilim, ve canlı filme alınmış bir tiyatro prodüksiyonunun film olarak anılmasını da reddediyorum.

 

HAPPIEST SEASON

Kristen Stewart ve Mackenzie Davis'in başrollerinde oynadığı, Noel temalı bir lezbiyen romantik-komedisi. Hem çok eğlenceli, hem de duygusal bir film. "The Royal Tenenbaums" tadında.

 

HAUNT

Bir süredir izlediğim en korkunç film. Metaforsuz, mesaj kaygısız, direkt korkutmak için yapılmış bir film.

 

HIS HOUSE

Bu filmi çok beğendim. Göçmenlik, travma, adaptasyon, ait olma çabası, ötekilik üzerine çok iyi bir öyküsü var. Korku elementlerini ve dramatik yönünü iyi harmanlamış.

 

HOST

Orijinal ve ürkütücü bir filmdi. Karantina esnasında Zoom üzerinden bir ruh çağırma seansı düzenleyen bir grup arkadaşın yaşadığı olayları anlatıyor. Film tamamen Zoom ekranları üzerinden işleniyor. 56 dakika süresiyle de hiç sıkmıyor. Bilindik bir konuyu yenilikçi bir biçimde ele almasıyla kalbimi kazandı.

 

I’M THINKING OF ENDING THINGS

Hayli “mindfuck” bir filmdi ama son tahlilde beklentilerimin altında kaldı. Fragman ve pazarlama biçimi olabilir bunun sebebi. Daha ürkütücü ve korku türüne ait bir film beklerken daha psikolojik gerilim türünde bir şey çıktı. Ebeveynlerle daha çok sahne olmasını beklerken filmin üçte birlik kısmında görebildim, kalan kısımlar genç çifte odaklanıyordu. Tabi bunlar kişisel beklentilerimle alakalı şaşırmalar ve bir filmi eleştirmek için o kadar da geçerli değiller. Onun dışında filmi izleme deneyimini çok ilginç buldum ve sıkılmadım ama teknik açıdan editing istiyor aslında, çünkü kendi içlerinde güzel olan epizotlar uzayıp gittiği için nihayetinde anlamlı ve tutarlı bir bütüne dönüşemiyorlar. Birçok şey havada ve bağlantısız hissediliyor. Bunun dışında oyunculuklar muazzam, atmosfer çok iyi, diyaloglar hayli zekice, derin ve felsefi. Ayakları daha yere basan ve anlatım bütünlüğüne daha çok dikkat eden bir film olsaydı sevebilirdim bir hayli.

 

JUDAS AND THE BLACK MESSIAH

Bu filme bayıldım. Hem politik, hem dramatik yönü çok kuvvetli. Politik açıdan "The Trial of the Chicago 7" filmini sevdiyseniz bunu da seveceksiniz, aynı dönemi ele alıyor, siyahi bakış açısıyla. Dramatik açıdan da "The Departed" filminden aldığınız keyfi alacaksınız. LaKeith Stanfield inanılmaz bir performans sergiliyor, karakterin suçluluk-paranoya-korku dolu psikolojisini çok iyi yansıtıyor.

 

MA RAINEY’S BLACK BOTTOM

Muazzam bir film. Dram, mizah, müzik, politik söylem, tarih çok iyi harmanlanmış. Filmde çok etkileyici monologlar var, bunlar aynı zamanda oyuncuların solo gövde gösterileri yapmalarına da imkan sağlıyor. Bu arada film Amerikalı oyun yazarı August Wilson'ın (1945-2005) oyunundan uyarlama. Kendisi siyahi Amerika'nın tiyatrodaki şairi olarak anılıyor ve 20. yy'da siyahi Amerikalıların deneyimlerini ele alan "The Pittsburgh Cycle" adlı 10 oyunluk serisi ile tanınıyor. "Ma Rainey's Black Bottom" da bu seriden bir oyun. Daha önce aynı seriden "Fences" 2016'da sinemaya uyarlanmıştı, Denzel Washington hem yönetmiş hem başrolünde oynamıştı. Washington "Ma Rainey"nin de yapımcılığını üstlenmiş. Kendisi bu serideki bütün oyunları sinemaya uyarlamak istiyormuş. Üçüncü film olarak "The Piano Lesson"ı düşünüyormuş. Başrolünde kendi oğlu John David Washington ile Samuel L. Jackson olacakmış ve Barry Jenkins yönetecekmiş.

 

MANK

“Mank” filmi, senarist Herman J. Mankiewicz’in ikonik “Citizen Kane” (1941) filminin senaryosunu yazma sürecini ele alıyor. Bu süreç filmin çerçeve öyküsünü oluştururken aynı zamanda Mankiewicz’in geçmişine dair flashback sahneleriyle de destekleniyor. Dolayısıyla hem ikonik bir filmin ortaya çıkış sürecini, hem de Hollywood’da çalışan bir senaristin yaşam öyküsünü eş zamanlı biçimde izleme fırsatı buluyoruz. Mankiewicz’in filmin ana karakteri olması önemli, çünkü bu sayede film önemli bir sorgulama yapıyor: Sanatsal/düşünsel bir ürün olarak bir film ne kadar yazara, ne kadar yönetmene aittir? 1930’lardan 1940’ların başına kadar olan dönemi ele alan film gerek görsel dokusuyla gerek de anlatım üslubuyla tam olarak o dönem filmlerinin ruhunu ve tarzını yakalamayı başarıyor. Yazarları, yönetmenleri, yapımcıları ve oyuncularıyla Hollywood stüdyo sistemi ve onun içindeki güç dinamiklerine bütünsel bir bakış sunan film, aynı zamanda öyküye iyi yedirilmiş bir tarihsel/politik arka fona da sahip: Büyük Buhran, II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, Amerika’daki cumhuriyetçi-demokrat ya da anti-sosyalist-sosyalist çatışması, medya ve gazeteciliğin toplumsal algı yönetimindeki rolü gibi mevzular, bu tarihsel/politik arka fonu oluşturan elementler.

 

MINARI

Çok sıcak, çok zarif bir film. Genelde aile olmak, özelde göçmen bir aile olmak üzerine. Hem spesifik, hem evrensel.

 

MY OCTOPUS TEACHER

Bir ahtapotu anlatan bir filmden duygusal olarak bu kadar etkilenebileceğimi düşünmezdim doğrusu. Adamla ahtapot arasında oluşan bağ, ve ahtapotun yaşamına adım adım şahit olmak tüylerimi diken diken etti.

 

NEVER RARELY SOMETIMES ALWAYS

Sağlam bir filmdi. Romanya filmi “4 Ay 3 Hafta 2 Gün”e aşırı benziyor, hatta bana aparma gibi bile geldi, ama işin ilginç yanı o filmin belgeselvari aşırı soğuk ve aşırı realist yaklaşımına karşı bu daha insancıl ve duygusal geldiği için bunu daha çok sevdim.

 

NOMADLAND

Tartışmasız 2020’nin en iyi filmi! Ekonomik krizin bireysel yaşamlar üzerindeki etkisine, alternatif yaşam biçimlerine, ayrıksı ve aykırı bir “topluluk” olma ruhuna, yaşlanmaya ve ölüme, sürekli hareket halinde olmaya, ait olmamaya, ait olmayı istememeye, sistem-dışılığa, “yuva” kavramına dair derinlikli gözlemleri ve sorgulamaları var. Ancak “Nomadland”i gerçekten özel kılan şey, aşırı sosyo-ekonomik ya da politik bilinçli, duyarcı ya da propagandist bir film olmayı reddetmesi ve bunun yerine hayli felsefi, spiritüel, varoluşsal ve artistik bir film olmayı seçmesi, ve bunu başarması! İzlediğimiz yaşam belki çok aşina olmadığımız, çok spesifik bir yaşam, ancak onu izlerken içinde bütünüyle evrensel ve insani şeyler bulabiliyoruz. Frances McDormand da filmin belkemiği elbette! “Fargo” ve “Three Billboards Outside Ebbing, Missouri”de olduğu gibi burada da Oscar’ı sonuna dek hak eden bir gövde gösterisi sunuyor.

 

ONE NIGHT IN MIAMI

Filmi çok beğendim. Malcolm X, Muhammad Ali, Jim Brown ve Sam Cooke’un birlikte geçirdikleri bir geceyi ele alırken siyahi yaşamını ve hareketini spor, sanat ve politik aktivizm yönlerinden irdeliyor. Tiyatro oyunu uyarlaması olduğundan çoğunlukla tek mekanda geçiyor, diyaloglara ve oyunculuklara odaklanıyor, ama beni hiç sıkmadı. "Ma Rainey's Black Bottom" tadı aldım içerik ve stil olarak. Yönetmenliğini de daha önce "If Beale Street Could Talk" filmindeki rolüyle Oscar almış olan Regina King yapıyor, ilk yönetmenlik denemesi.

 

PALM SPRINGS

Zeki ve eğlenceli bir filmdi. Romantik-komedi ile bilimkurgu türlerini birleştirmiş. “Groundhog Day” konseptine sahip. Zaman, varoluş ve ilişkiler üzerine gözlemleri var.

 

POSSESSOR

Bu filmi oldukça iyi buldum. Çok stilize bir film; sinematografi, renkler, mekanlar vs. Öykü de ilgi çekici ve merak uyandırıcı. Yalnızca bu kadar kanlı ve vahşi olmasına gerek var mıydı diye sorguladım. Bir de finalini fazla nihilistik buldum. Yine de iyi film.

 

PROMISING YOUNG WOMAN

Bu filmi fazla karanlık ve nihilist buldum. Ponçik bir romantik-komedi gibi başlıyor, sonra “rape-and-revenge thriller” (tecavüz-intikam gerilim filmi) denilen alt-türe doğru evriliyor. Evrilirken de bir anda hayli karanlık bir filme dönüşüyor. Tabi böyle bir temanın karanlık olması kaçınılmaz, ama izlerken sanki hem başta kurduğu o sevimli aşk öyküsüne, hem de inşa ettiği güçlü kadın başkahraman imgesine ihanet etmiş gibi de hissettiriyor, karanlık olabilmek adına. Belki en başından karanlık olsaydı böyle bir “ihanet” hissi yaşatmazdı. Ton açısından bir kararsızlığı var gibi yani.

 

QUO VADIS, AIDA?

Bir tarihsel doküman olarak çok önemli, bir sanat eseri olarak da çok etkileyici ve üst düzey.

 

RUN

Bu filmi sevdim, izlemesi çok keyifliydi, çünkü gerilim ve şüphe hissini kısa süresi boyunca daima canlı tutuyor. Hitchcockian bir havası var ve "Misery" filmine de çok benziyor. Ancak ana karakterin daha iyi geliştirilebilir olduğunu düşünüyorum. Onu, olduğu kişiye dönüştüren faktörlerle hiç ilgilenmiyor film. Ayrıca anne-kız dinamiğinin filmin sonundaki karşılaşmada masaya yatırılmasını, ciddi bir yüzleşme ile ele alınmasını bekliyordum ancak film bunun yerine daha basit bir intikam planını tercih ediyor. Kısacası stil ve atmosfer yönünden kazanırken karakter geliştirilmesi yönünden biraz eksik kalmış. Yine de başarılı bir film.

 

SAINT MAUD

Bu filmi 2019'dan beri bekliyordum ve hype'lanmakta o kadar haklıymışım ki. Gerçek bir başyapıt! Din, psikolojik rahatsızlık, obsesyon, yalnızlık, cinsellik, ölüm üzerine çok çarpıcı, net, direkt bir film. Yönetmen Rose Glass'ın ilk filmiymiş, ilk film için de şaşırtıcı bir üst düzeyliğe sahip. Başroldeki iki kadın tüm filmi çok güçlü performanslarla taşıyorlar. İzlediğim en iyi korku filmlerinden biri oldu.

 

SHADOW IN THE CLOUD

Hayatımda izlediğim en kötü birkaç filmden biriydi. Seyirciler sevmese de eleştirmenler fena bulmadığı için izledim, ve tamamen seyircilerden yanayım. İnanılırlığın, aklın mantığın sınırlarını zorlayan bir filmdi. Bazen bu durumdan ironik bir keyif alırsınız, "So bad that it's good." gibi yani, ama bu filmde bu bile mümkün değil, "So bad that it hurts." tadında daha çok. Chloe Grace Moretz çok yetenekli bir genç oyuncu, umarım gelecekte daha iyi kariyer seçimleri yapar.

 

SOUL

Bayıldım! Çok varoluşsal ve çok duygusal.

 

SOUND OF METAL

Çok güzel ve duygusal. Öteki olmak, uyum sağlamaya ve ait olmaya çalışmak, vazgeçmek, kabullenmek üzerine sağlam bir film. Ayrıca herhangi bir filmde gördüğüm en iyi ses dizaynına sahip! Karakterin geçtiği süreçten seni de geçiriyor bire bir.

 

SPUTNIK

Bu filmi çok beğendim. Rusya yapımı bir korku-bilimkurgu filmi. İlk defa bu türlerde bir Rus filmi izledim ve çok hoşuma gitti. "Alien"dan ve "The Fly"dan esintiler barındırıyor. Ayrıca 80'lerde Sovyetlerde geçiyor. Bilimsel bir skandalı hükümetin ele alış biçimine odaklanması açısından "Chernobyl" dizisini de anımsattı. Duygusal yönü de çok iyi inşa edilmiş. Başrolünde yıllar evvel genç bir kızken "Lilya 4-ever" (2002) filminde oynamış olan Oksana Akinshina oynuyor, burada da çok iyi yine. Velhasıl umarım Ruslar tür filmi yapmaya devam ederler.

 

TENET

Her Nolan filminde olduğu gibi bana "fazla" geldi. Nolan temelde Bond filmleri ya da “Görevimiz Tehlike” filmleri gibi bir ajan/aksiyon/gerilim öyküsünü almış ve onu "fazlalaştırmış". Hayli uluslararası bir boyuta taşımış, yetmemiş bir de lineer/kronolojik zaman algısıyla oynayayım demiş. İleriye ve geriye doğru akan zaman, "tersine çevrilen" nesneler ve insanlar, kendileriyle karşılaşan karakterler... Bu kadar komplike ve “mindfuck” olmaya gerek var mı diye sorgulayarak izledim hep. Nolan "Bakın ben ne kadar zeki biriyim ve ne karmaşık öyküler yazıyorum." diye yüzüme bağırıyor gibi hissettim. Film kötü mü, değil. Göründüğü ve olduğunu sandığı kadar epik mi, bence yine değil. Fazla mı, aşırı mı, bence evet.

 

THE BOYS IN THE BAND

1968’de içlerinden birinin doğum günü için bir araya gelen yedi gey arkadaşı ele alıyor. Akşam boyunca geçmişe dair sırlar açığa çıkıyor ve bugüne dair yüzleşmeler yaşanıyor. Bir tiyatro oyunu uyarlaması, bu yüzden tek mekanlı ve diyalog ağırlıklı. Hayli karanlık ve depresif bir film aslında. Daha önce William Friedkin tarafından 1970’te de sinemaya uyarlanmıştı aynı oyun, o filmi de izlemiştim. Bayağı benziyorlar, yeni ve daha tanıdık bir cast’la izlemek de hoş oldu.

 

THE CALL

Bu filmi "eh işte" buldum. "The Butterfly Effect" tadında, geçmişin durmadan yeniden yazıldığı bir film. Bu "durmadan"lık bir süre sonra bayıyor. Bir de genel olarak lineer ve tekil zaman çizgisiyle oynayıp alternatif ‘timeline’lar oluşturan filmler çok benim tarzım değil, buna kanaat getirdim sonuç olarak. Seri katil karakteri iyi yazılmıştı. "Carrie" esintilerini yerel dini motiflerle harmanlamışlar, iyi olmuş. Film "The Caller" (2011) adlı İngiliz filminin ‘remake’i bu arada.

 

THE DEVIL ALL THE TIME

Bu filmi beğendim. Çok karakterli ve içinde birden fazla öykü barındıran bir film olduğu için bir süre dağınık geliyor ama sabırlı olursanız her şeyi toparlamayı ve anlamlı bağlantılar kurmayı başarıyor. Din, aile, şiddet, adalet, toplum üzerine söylemleri var. Görsel ve psikolojik olarak sarsıcı elementlere sahip. En güçlü yanı muazzam oyuncu kadrosu, her oyuncu karakterine cuk oturuyor gibi geldi bana izlerken.

 

THE FATHER

Öyküyü tamamen adamın parçalanan ve dağılan zihninin subjektif perspektifi üzerinden anlattığı için ben duygusal olarak içine giremedim filmin açıkçası. Çok "duygusal" olabilecek bir öyküyü çok "mental" olarak ele alıyor. İnsani bir deneyim sunmak yerine bir puzzle sunuyor. Bir Bergman filmi olabilecekken bir Lynch filmi olmayı tercih ediyor. Bunun da yabancılaştırıcı bir etkisi oldu benim üzerimde. Hopkins ve Colman'ın oyunculukları inanılmaz iyi tabi ki. Sadece ben bu öyküyü böyle anlatmazdım.

 

THE HALF OF IT

Çok tatlış ve duygusal bir ergen filmiydi. Tayvan asıllı Amerikalı yönetmen Alice Wu’nun 2004’teki “Saving Face” filminden beri ilk filmi. Her iki filminde de göçmenlik ve lezbiyenlik şeklinde ikili bir ötekilik kimliği işleniyor. Önceki filmini de sevmiştim bunu da çok sevdim.

 

THE HATER

2019 yapımı “Corpus Christi” filmini çok beğendiğim yönetmen Jan Komasa’nın 2020 yapımı bu filmine de bayıldım. Çok güncel ve çok önemli meselelere el atıyor. İnternet ve politika ilişkisi, karalama ve linç kültürü, nefret söylemleri ve suçları, algı manipülasyonu üzerine çok sağlam ve rahatsız edici bir film. Başkarakteri inanılmaz iyi yazılmış ve oynanmış, bana “Nightcrawler”daki Jake Gyllenhaal karakterini anımsattı. Gerçek bir sosyopat. Ve işin ürkütücü yanı modern dünyanın bu gibi insanlarla dopdolu olması.

 

THE OTHER LAMB

Çok sevdiğim bir tema olan "dış dünyadan izole tuhaf dini tarikat/kült" temasını ele alıyor. Bu kült üzerinden çok sağlam bir patriyarka eleştirisi yapıyor ve güçlü bir feminist manifestoya dönüşüyor. Sinematografisi olağanüstü. Belki öyküsü biraz daha geliştirilebilirdi, çünkü konsepti buna çok müsait ve çok fazla olasılığa gebe. Ancak öykünün basitliğini mod ve atmosfer ile telafi edebiliyor.

 

THE PLATFORM

Çok ilginç, çok rahatsız edici, çok iyi.

 

THE RENTAL

Yalnızca 5 karakter üzerinden sağlam psikolojik ve politik altmetinler oluşturabilen güzel bir korku filmiydi. Konsept çok bilindik ama karakterler arası dinamikler ve atmosfer güzel.

 

THE TRIAL OF THE CHICAGO 7

Çok sağlam bir filmdi. Vietnam üzerinden (anti)militarizme, Kara Panterler ve siyahi aktivizmi üzerinden ırkçılığa, hippi kültürüne, öğrenci hareketine, genel olarak 60’lar politik tarihine çok iyi değiniyor. Dönemsel bir film olsa da ele aldığı meseleler hala çok güncel ve geçerli. Politik bir mahkeme filmi olmasına rağmen hiç sıkıcı değil, çünkü karakterler bireysel olarak iyi geliştirilmiş ve çok yetenekli oyuncular tarafından canlandırılmış.

 

THE VAST OF NIGHT

Çok beğendim bu filmi. Minimalist bilimkurgu nasıl çekilir kitabını yazmış. Göstermekten çok ima etmek, gizemi korumak ne kadar etkili bir şeydir, çok iyi örneklemiş. Hayli gizemli, bir yandan ürpertici, bir yandan da tuhaf bir biçimde çok şiirsel ve hüzünlü bir film. Müzikler muazzam.

 

THE WOLF OF SNOW HOLLOW

Küçük, keyifli bir korku-komedi filmi. Kurt adam mitini kullanırken aynı zamanda öfke, alkolizm, ebeveynlik gibi gerçek meseleleri de ele alıyor. Bir de usta oyuncu Robert Forster’ın oynadığı son film olma özelliğine sahip.

 

UNCLE FRANK

Bu filmi fena bulmadım. Aslında hayli duygusal bir film, yer yer ağladım hatta. Ama öykü yapısında klişelerden beslenen, melodramatik ve stereotipik yanlar da yok değil. Katartik ve çarpıcı olmaktan çok mesaj kaygılı ve pozitif olmayı seçiyor. Dışarıdan maruz kalınan nefretin içselleştirilmesi sonucu nasıl kendinden nefret etmeye dönüşebileceği üzerine güzel gözlemleri var, ki bu karakteri Paul Bettany inanılmaz iyi oynamış. Ayrıca film Arap müslüman bir gey karakter içeriyor, Lübnanlı bir adam oynuyor.

 

VAMPIRES VS. THE BRONX

Eğlenceli bir gençlik/vampir filmi olmasının yanında, para babalarının gettoları nezihleştirme ve ranta açma politikalarını da eleştiriyor. Irk ve topluluk meselelerine dair güzel gözlemleri var.


EMRE KARA

Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)