1 Nisan 2017 Cumartesi

GHOST IN THE SHELL (2017) - EMRE KARA


ULUSLARARASILIK: YENİ YAPAY BİR ÇILGINLIK?
Filmin baş karakteri Motoko için Scarlett Johansson’un seçilmesinin ardından konuyla ilgili protestolar başlatılmıştı. Orijinal animede Japon olan karakter için bu filmde beyaz bir oyuncunun seçilmesi birçok kişi tarafından “whitewashing” olarak nitelendi. (Ama belirtelim ki gerek manga serisinin haklarına sahip olan Japon firma, gerek de Japon anime versiyonunun yönetmeni olan Mamoru Oshii, Johansson’un seçilmesini yanlış bulmamışlar. Filmin yönetmeni Rupert Sanders da Johansson’un döneminin en iyi kadın oyuncusu olduğunu ve onu seçme kararından pişmanlık duymadığını belirtmiş.) Yine de yapımcılar sanki başrole beyaz bir oyuncuyu koymuş olmalarının bir telafisi olarak filmin kadrosunu aşırı uluslar arası yapmışlar. (Johansson’a da hafiften bir Japon havası verildiği gözden kaçmıyor.) Batou rolünde Danimarkalı Pilou Asbaek, Aramaki rolünde Japonya’nın en önemli yönetmen-oyuncularından biri olan Takeshi Kitano, Dr. Ouelet rolünde Fransız Juliette Binoche, Dr. Dahlin rolünde Romanyalı Anamaria Marinca, Motoko’nun annesi rolünde Japon Kaori Momoi, Han rolünde Singapurlu Chin Han var. Filmin baş karakterlerleri arasında Amerikalı olan diğer kişi Michael Pitt ve kendisinin karakteri olan Hideo Kuze, Motoko’nun kötü alternatifini oluşturmakta.
Filmlerde son derece uluslar arası kadrolar oluşturmak Hollywood için yeni bir trend ama bu bana gözümüzün içine sokulmaya çalışılan, samimi gelmeyen, yapay bir trend gibi geliyor. Yakın zamanda “Life”ı izledim mesela ve uzay gemisinin içinde bir siyahi İngiliz, bir Rus, bir Japon, bir İsveçli, bir Kanadalı, bir Amerikalı vardı. Tamam iyi hoş da, Temel fıkrası gibi abi. Elbette farklı uluslardan aktörlere filmlerde rol vermek, çeşitliliği takdir etmek hoş bir şey ama dediğim gibi bana daha çok politik doğruluk adına yapılmış, “Aman tepki çekmeyelim.” gibi garantici ve yine ticari kaygılarla motive edilen bir amaçla yapılmış gibi geliyor, eğreti geliyor. “Ghost in the Shell”de de böyle bir durum var. Film geleceğin dünyasında geçiyor ama mekan tam net değil. Sokaklarda her türden ama her türden insan görüyoruz. Ula böyle uluslar arası hale nasıl geldiniz, böyle bir dünya nasıl oluştu? Bir de Japon karakterler oldukça fazla, “Animeyi Japonya’dan aldık, o yüzden en çok Japon karakter koymalıyız.” amacı çok net. Yine de her şeye rağmen, arkasındaki amaçlar ne olursa olsun bu zorlama uluslar arasılık gözünüze batmıyorsa ve yine de takdir edilesi bir çaba olarak görüyorsanız elbette diyeceğim bir şey yok.

MOTOKO VS. HIDEO
Scarlett Johansson’un ve Michael Pitt’in canlandırdıkları bu karakterler için ortak bir geçmiş yazılması (İkisi de teknolojinin dejenere edici etkilerine karşı insanları uyarmaya çalışan bir örgüte üyeler ve teknolojik bir şirket tarafından hayatları alt üst ediliyor.), daha sonra yollarının ayrılması ve yapay anılarla geçmişlerinin unutturulması, Hideo’nun farkındalık kazanıp bir tür devrim başlatması ve Motoko’ya da ulaşması, Motoko’nun bu süreç sonunda yaşadığı aydınlanmalar ve dönüşüm, filmin güçlü noktalarıydı. Filmin başında Motoko iyi kadın, Kuze kötü adamken bu dengeler bir anda alt üst oluyor; robot-insan arasındaki ayrımın silikleştiği bir dünyada iyi-kötü ayrımı da artık bir o kadar silik. Bu iki karakter üzerinden yaratılan tezatlar, sorgulayışlar, isyanlar filmin güçlü noktalarıydı ve açıkçası benim için bu yönler, filmi anime versiyonunun da üstüne çıkarıyordu.

VAROLUŞSAL SORGULAYIŞ
Motoko’nun varoluşsal sorgulamalarına filmin birçok sahnesinde ve diyaloğunda yer veriliyor. Bu da filmi basit bir aksiyon-bilimkurgu öyküsünün üstüne çıkararak varoluşsal, felsefi bir bilimkurgu düzeyine getirebiliyor. Hideo ona anılarının sahte olduğunu, hayatının kurtarılmış değil çalınmış bir hayat olduğunu söyleyince Motoko, “yaratıcısı” Dr. Ouelet ile yüzleşiyor. Ouelet itirafçı açıklamalarda bulunarak ve Motoko’nun kurtulması için kendisini feda ederek bir tür vicdani arınmaya ulaşabiliyor. Kendi gerçekliğini keşfetmek Motoko’nun Hideo’yu bir düşman olarak görmeyi bırakıp bir aydınlatıcı olarak görmeye başlamasını sağlıyor. Sonrası ise ikisinin ortak mücadelesi oluyor zaten.

SİMÜLASYON KAVRAMI VE İSYANKAR ROBOT
Film gerek görsel gerek tematik yönden simülasyon ve simulakra kavramlarının son derece net bir örneğini teşkil ediyor. Bunun içine bir de “isyankar robot” teması eklenince film, birçok önemli bilimkurgu filmine tematik olarak bağlanıyor. Bunlar arasında “Blade Runner” (1982), “I, Robot” (2004), “Ex Machina” (2014) gibi filmler sayılabilir.

RUH
Filmin adının “Kabuktaki Hayalet” olması zaten beden-ruh dualitesi üzerine bir metafor. Filmin başkarakteri ise bu metaforun en uç versiyonu zaten. Bedeni yani “kabuğu” tamamen yapay, insan dışı. Bu kabuğun içinde gerçek olan tek şey “hayaleti”, yani beyni ve ruhu. Çünkü beyni gerçek bir insan beyni. Film insana ruhun ne olduğu, nasıl tanımlanabileceği, nerede olduğu, nerede başlayıp nerede bittiği üzerine sorular soruyor. Motoko zaman zaman kendisine ilişkin bu tarz sorulara “Bilmiyorum.” cevabını veriyor. Robot nerede bitiyor, insan nerede başlıyor?

SON SÖZ
İtiraf etmeliyim ki "Ghost in the Shell"in bu Hollywood live-action versiyonunu Japon anime versiyonundan daha çok sevdim ben. Bana daha bütünlüklü ve daha varoluşsal geldi. Orijinal filmin süresinin kısa olması sanırım öykünün daha zor anlaşılır, daha sıçrayışlı anlatılmasına yol açmıştı ve benim için “yabancılaşmış” bir hisle bitmişti. Bu film daha organik, daha bağlantılı, daha anlaşılır geldi ne yalan söyleyeyim. Baş karakter daha iyi geliştirilmişti, varoluşsal sorgulayışları üzerine daha çok durulmuştu falan. Bir de tabi Scarlett Johansson. Söyleyeceklerim bu kadar.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

5 Mart 2017 Pazar

İSTANBUL KIRMIZISI (2017) - EMRE KARA



Ferzan Özpetek’in bol yıldızlı filmi “İstanbul Kırmızısı”nı bugün izledim ve şimdi bu film üzerine bir şeyler karalıyciim, hazır mıyız?

Senaryoyla başlayalım. Senaryo biraz fazla çorba gibi: Bir yanda Deniz-Yusuf şeklinde bir gey aşk öyküsü. Bir yanda bu öyküye dâhil olduğu belli olan (ama bu dâhil oluşun tam olarak nasıl olduğu konusunda pek fikir sahibi olamadığımız) Neval ile oluşan menage a trois. Bir yanda bu Neval, kocası ve Orhan’ın oluşturduğu menage a trois. Bir yanda Deniz’in hayatında problemli bir baba-oğul öyküsü, sevecen bir anne-oğul öyküsü, rekabet dolu bir abi-kardeş öyküsü. Bir yanda Orhan’ın trajik geçmişi. Sonra Orhan ve ablası. Deniz-Orhan arası bir dostluk öyküsü. Bir yanda illa bir rol verilmek zorunda olan Serra Yılmaz’ın eksantrik karakteri. Yetmedi değil mi? Gurbetçi bir Türk yönetmen olduğun için, Avrupa’dan işte ne kadar görebiliyorsan artık, biraz da oralı olmanın verdiği oryantalistlikle, sembolik, derinlikten yoksun, ama “biraz da milli olalım ve kökümüzü kaybetmediğimizi belli edelim” kaygısıyla yerleştirilmiş eğreti Türkiye manzaraları. İşte arabanın çarptığı çöp toplayan adam. Doğuda evleri yıkıldığı için İstanbul’a gelen Kürt bir ailenin trajedisi. Bunların ana öyküye bir şey katmamak bir yana öyküyü sekteye uğratan detaylar olmasını geçtim, sırf sembolik ve kasıntıca bir çaba sonucu yerleştirilmiş oldukları o kadar belli ki. (Fatih Akın filmlerinde de hissettim çokça bu tribi.) Kısacası film, yüz budaklı senaryosu ve böyle yer yer halkın sorunlarına eğilme çabası ile biraz yapay duruyor. (Hani Mahsun Kırmızıgül filmleri için yapmışlardı da böyle yorumlar, o elitistleri aynı perspektiften bu filme de bakmaya davet ediyorum.)

Bu kadar dallı budaklı bir senaryoda elbette ki karakter geliştirimi olayının zayıf kalacağı açık. Şu öykü üç saatlik bir film olabilirmiş yani, ancak toparlanırmış. Film boyunca hep umutla flashback’ler bekliyorsunuz. Sonuçta filmin ana karakterlerinden olan Deniz’in yazmış olduğu otobiyografik bir romandan söz ediliyor sürekli. Siz de sanıyorsunuz ki Orhan bu kitabı okudukça biz de seyirci olarak flashback’ler ile kitabın atıfta bulunduğu olayları göreceğiz. Hatta Deniz’in kitap için gerçek olayları biraz modifiye ettiğini öğreniyoruz. Düşünüyoruz ki “Vaaay, önce Deniz’in ortaya çıkardığı alternatif gerçekliği duyacağız, sonra bir flashback yoluyla olayların iç yüzünü göreceğiz, böylece idealize sanat eseri ile ideallikten uzak gerçek yaşam arasındaki tezada tanıklık edeceğiz!” Fakat filmde tek bir flashback sahnesi dahi yok! Deniz-Yusuf aşkına dair hiçbir fikrimiz yok! Nasıl tanıştılar, nasıl aşık oldular, Türkiye’de gey bir çift olarak ne gibi yollardan geçtiler? Ve en önemlisi: Nasıl bozuştular? Son aşamada birbirlerine karşı bu kadar uzak, bu kadar olumsuz hale gelmiş olan bu iki adam, nasıl bu aşamaya geldiler? Burada kendi kendine soruyorsun: Acaba Özpetek’in senaryo yazmadaki zayıflığı mıydı bu, yoksa gey bir aşka ait detayları göstermekten çekiniyor muydu, hele de filmin tüm kadrosunun popüler Türk oyunculardan oluştuğunu ve temel olarak popüler Türk sineması izleyicisini hedef alıyor gibi göründüğünü göz önüne alırsak. Zira Deniz ile Yusuf karakterlerinin arasında tek cümlelik bir iletişim dahi geçmiyor film boyunca! (Sevgili Ferzancığım, gey tema hususunda Türk halkından çekindiysen o zaman elin herifinin, evli barklı adamın karşısında geçip “Senin karına aşık oldum, ksura bkmıyosn diil mi?” diye tirat attığı bir sahneyi neden ekledin filme?) Neval karakteri de sırf Orhan için bir aşk nesnesi olsun diye senaryoya eklenmiş gibi. Sadece eşcinsel aşk olmaz, heteroseksüel aşk da olmalı. Tamam. Ama bu ekleme sırf bu amaçla yapılmış gibi görünmesin diye, Neval karakteri, Deniz’in de geçmişine eklenmiş. Deniz-Yusuf-Neval üçlüsünün bir arada olduğu fotoğraflar görüyoruz filmde. Bu üçlü arasındaki ilişkinin dinamikleri nelerdi? Kimin eli kimin cebindeydi? Neval’le Deniz’in bir gecelik bir maceraları olduğunu da duyuyoruz bir yerde falan. Yahu bu olaylara hiç girilmeseydi de biz de deseydik ki “Neval karakteri sırf Orhan da yalnız kalmasın, o da birine aşık olsun diye konulmuş.”

Deniz’in babası aşırı baskıcı bir adammış, çocuğu arabaya kilitlermiş falan. Bu baba karakterini flashback olmadığı için asla görmüyoruz, fotoğrafını görmüyoruz, Deniz hiç bahsetmiyor, hepsine tamam. Ama bu adam bu çocuğa neden bu kadar kötü davranıyordu? Çocuğun gey olduğunu anladığı için mi? En ufak bir ipucu dahi yok. Öyleyse bu baba karakteri neden var öyküde? Ve Deniz’in annesi. Bu elitist Nişantaşı teyzesi “Ay artık eski İstanbul kalmadı, evden dışarı çıkmak istemiyorum.” falan diyor. Sen çıkma teyze Allasen, yalının camından bakarak hülyalara dal. Bu “yedi göbek İstanbullu” snobluğundan gına geldi, bu filmde de yeniden yaratılmış böyle ufak detaylar üzerinden. Vesaire canlarım…

Film, öyküsünün dinamikliğini yaratma hususunda büyük ölçüde bir gizemden yararlanıyor. Kaybolan Deniz karakteri üzerinden yaratılan bir gizem. Ancak gelin görün ki bu gizem çözülmüyor. Hep bir gizem üzerinden ilerleyen ama sonunda da bu gizemi çözmeyen film olma açısından bu film bana Michelangelo Antonioni’nin “L’Avventura” filmini hatırlattı. Ha çok mu severim o filmi, hayır, sırf entelliğim belli olsun diye yazdım. Yani sen tüm filmi o gizem üzerine ilerlet ilerlet, sonunda da o gizemi çözme, seyircinin hayal gücüne bırak. Ne ka-dar da sa-nat-sal. Bravo Antonioni, bravo Özpetek! Hadi Deniz’e ne olduğunu öğrenmedik, tamam, hayal gücümüze kalsın, ama en azından o gece Yusuf Deniz’in yanına geldiğinde ikisinin ne konuştuğunu öğrenseydik yahu. Artık flashback dahi istemiyorum, hiç olmazsa Yusuf Orhan’a anlatsaydı bunu. Anlatmayacak bile olsa en azından Orhan merak edip sorsaydı “O gece ne konuştunuz?” diye. Yusuf “Tartıştık, sonra ben de çekip gittim.” diyor, Orhan da “Hmm öyle mi pki tmm.” diyor, konu kapanıyor.

Oyunculuklar hususunda “İyi performans bu.” diyebildiğim yalnızca Halit Ergenç’inki oldu açıkçası. Nejat İşler ya da Mehmet Günsür maalesef çok parlayamıyorlar; belki filmde görünme sürelerinin az olması, belki repliklerinde yer yer hissedilen sözlü değil de yazılı Türkçe yapaylığı da neden olmuştur buna, bilmiyorum. Tuba Büyüküstün ise bence direk kötü, üzgünüm! Çok güzel kadın, kötü oyunculuk. Kimya hiç yok, oluşmuyor. Veee, Serra Yılmaz. Resmen müsamere çocuğu gibi, kâğıt üzerinden okuyormuş gibi bir replik sunma biçimi! Sanırım kadın yıllardır Türkiye dışında yaşadığı için Türkçe fonetiğini ve ahengini kaybetmiş. Mamma mia!

Filmin sinematografisi oldukça iyiydi. İstanbul manzaraları yönünden çok doyurucu. Boğaz, Galata, yalı falan. Müzikler de iyiydi. Filmde çok fazla miktarda ezan kullanımı (bir sahnede de sala) çok dikkat çekiciydi, bunun tam olarak nasıl bir amacı var bilemiyorum tabi.

Genel olarak filmi hiç beğenmedim diyemem. Hatta iyimsi bir film diyebilirim, ama kesinlikle kusurları olan bir film. Yazım çok olumsuz bir tona sahip oldu sanki, “bitch mode on” tavrıyla mı yazdım nedir? :) Zaman kaybı bir film değil yani, izlediğime pişman da olmadım, izlemeyin de demem. İşte yazdıklarımın genelinden nasıl bir izlenim edindiyseniz ona göre hareket edin. İyi seyirler. :)

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

22 Şubat 2017 Çarşamba

DEAD MAN (1995) VE WILLIAM BLAKE - EMRE KARA



“Dead Man”, yönetmeni Jim Jarmusch tarafından “psychedelic western” olarak tanımlanan bir film. Film hem klasik western anlatılarından, hem Jarmusch’un özgün tarzından parçalar içeriyor, bunun yanı sıra mistik ve sürreal dokunuşlar da mevcut. Birçoklarına göre film, “postmodern western” türünün de başlatıcısı oluyor. Dolayısıyla 21. yüzyılda da başarılı örneklerini gördüğümüz neo-western filmlerinin bir öncüsü olarak görebiliriz bu filmi. Bu yönüyle önemli bir kült film de aynı zamanda.

Filmi ilginç kılan yönlerden biri de ünlü İngiliz şair William Blake’e yaptığı atıflar. Blake, 1757-1827 yılları arasında yaşamış ve İngiliz Romantizmine öncülük etmiş önemli bir figür. Filmde Johnny Depp’in oynadığı başkarakterin adı da William Blake. Filmdeki William, muhasebeci olarak çalışmak üzere gittiği bir kasabada işin başka birine verilmiş olduğunu öğrendikten sonra Thel adlı bir kızla tanışır ve yakınlaşır. Bu karakterin ismi, şair Blake’in 1789’da yazdığı “The Book of Thel” adlı şiire bir atıftır. Şiirin başkarakteri olan Thel, masumiyete ve ölümsüzlüğe sahiptir. Kendisi, maddi dünyaya girip ölümlülüğü kabul etmek konusunda çekinceler yaşayan, henüz doğmamış bir ruh olarak görünmektedir. Dünya üzerinde yaşayan ölümlüler hakkında bilgi edinmek istiyorsa ölümlülüğü göze almalıdır. Şiir boyunca da ölümlülüğü, gençliğin geçiciliğini, hayatın kırılganlığını sorgular. Bilgisizliğin korunmalı masumiyeti ile bilginin yaşattığı deneyim ve değişim, Blake için önemli temalardır. (Blake, dualiteler ve bunların karşılaştırılması, birleştirilmesi temalarına genel olarak çok ilgi duyar.) Bedeli olsa da bilgi, insanda merak uyandırır. Şiirin ana karakteri Thel’in ismi “arzu, istek, irade” anlamlarına gelir. Şiirin sonunda Thel, gerçek dünyayı, dünyevi arzuları ve ölümlülüğü tanımak için davet edilir ama tüm bunlardan korkup tekrar ruh dünyasına geri döner. Filmdeki Thel, bizim William’ı evine götürür, sevişirler, ama tam o anda Thel’in eski sevgilisi içeri girer, William’ı öldürmeye kalkışır, Thel kendisini siper eder ve ölür. Arzu ve ölüm. Aşkın bilgisi için ödenen bedel.

Filmde Thel’in ölümünden sonra William oradan kaçar ve bir Kızılderili tarafından bulunur. Bu arada kendisinin başına bir ödül konmuştur ve ödül avcıları tarafından aranmaktadır. Onu bulan Nobody adlı Kızılderili William’ın adını ve soyadını öğrendiğinde, onun, şair William Blake’in reenkarnasyonu olduğunu düşünür. Filmdeki William, şairi tanımadığı için Nobody’nin sözlerini anlamaz fakat şair Blake, Nobody için önemli bir rol modelidir. Nobody çocukluğunda İngilizler tarafından kaçırılıp Avrupa’ya getirilmiş ve sirklerde sergilenmiştir. Burada aynı zamanda şair William Blake’in eserleriyle tanışmış ve onu çok sevmiştir.

William ile Nobody, yolculuklarının bir aşamasında bağnaz ve yobaz bir misyoner ile karşılaşırlar. Bu misyoner öncelikle Nobody’ye karşı ırkçı ve nefret dolu bir tavır sergiler, onu bir kafir olarak niteler. Ama sonrasında William’ı tanır ve William üzerine bir ödül koyulduğu için onu öldürmeye çalışır ama kendisi ölür. Filmde böyle kötücül bir Hıristiyan figürünün yer almasını yine şair William Blake’le ilişkilendirebiliriz. Blake İncil’e saygı duyar ama kiliseye ve organize dine karşıdır, bu tavrını eserlerinde de dile getirmiştir.

Filmin sonunda William yavaş yavaş ölmekteyken ve bir kano içinde denize doğru sürüklenirken kıyıda Nobody’yi ve ona doğru yaklaşan filmin kötü karakteri, acımasız katil Cole’u görür. William’ın son gördüğü şey, Nobody ile Cole’un birbirlerini vurarak öldürmeleridir. İşte, zıtların karşılaşması, eşitlenmesi ve birleşmesi. Dualitenin çok net bir tablosu. Böyle bir birleşme ardından William artık ölmeye hazırdır.

William Blake’in “Auguries of Innocence” adlı şiirinden muhteşem bir pasaj, filmde de geçmektedir. Sözü bu pasaj ile bitirelim:
“Every night and every morn,
Some to misery are born.
Every morn and every night,
Some are born to sweet delight.
Some are born to sweet delight;
Some are born to endless night.”

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

10 Ocak 2017 Salı

ALADDIN (1992), ORYANTALİZM, IRKÇILIK VE SUBLİMİNAL MESAJLAR - EMRE KARA


“Aladdin”, Disney’in en ünlü ve en başarılı olmuş filmlerinden biri. 5 Oscar’a aday olup 2’sini almış, 3 Altın Küre ve 5 Grammy ödülü almış bir film. Gel gör ki film oryantalist bakış açışıyla, ırkçı stereotipleriyle, subliminal mesajları ve sembolleriyle bir başka skandal Disney vakasına dönüşmeyi başarıyor.

Filmin açılışındaki çalan “Arabian Nights” adlı şarkıda Arabistan’dan söz edilirken şöyle bir cümle geçiyor: "Biraz barbarca, ama benim evim." Şarkının orijinal versiyonunda “Eğer yüzünüzü beğenmiyorlarsa kulağınızı kesecekleri bir ülke.” ifadesi de geçiyormuş. Film çıktıktan sonra Amerika’da yaşayan Araplar (Amerikan-Arap Ayrımcılık Karşıtı Komitesi) bu cümleden rahatsız olduklarını belirtmişler ve Disney de gelen tepkiler üzerine filmin yeni versiyonlarında o cümleyi şarkıdan atmış. Ama barbarlık nitelemesini içeren cümle şarkıda yine de var olmaya devam etmiş.

Filmde Aladdin’i ilk gördüğümüz sahnede kendisi bir ekmek çalmış ve bir grup adamdan kaçmakta. Kılıçlı adamlardan biriyle Aladdin arasında şöyle bir diyalog geçiyor:
- Dur, hırsız! Senin ellerini keseceğim sokak faresi!
- Bir somun ekmek için mi?
Bu diyalogdan hemen sonra Aladdin’in hırsızlığı ustaca rasyonalize ediliyor: “Yaşamak için yemek yemeli, yemek yemek için de çalmalıyım.”

Prenses Yasemin hayatında ilk defa saray duvarlarının dışına çıktığında bir pazara gidiyor. Orada fakir bir çocuğun elmalara baktığını görüp tezgâhtan bir elma alarak çocuğa veriyor. Tabi bu naif kızımız elmanın parasını ödemesi gerektiğini bilmiyor. Bunun üzerine elmacı “Umarım ödeyecek kadar paran vardır!” diye çıkışıyor. Yasemin hiç açıklama yapamadan elmacı “Hırsız! Hırsızlığın cezasının ne olduğunu biliyor musun?” diyerek Yasemin’in elini kapıyor ve kılıcına davranıyor. Bu sahnede kullanılan meyvenin elma olmasına da dikkat çekelim, çünkü elma filmin geneline yayılmış bir sembol. Aladdin’le Yasemin’in, ya da Cafer’le Yasemin’in bir arada olduğu bazı sahnelerde de kullanılıyor elma sembolü.

Gelelim zihin kontrolüne. Zihin kontrolü, filmin açık bir öykü elementi. Filmin kötü karakteri olan Cafer’in, zihin kontrolü gücüne sahip bir asası var. Cafer, kralın veziri. Kendisi söz konusu asayı sürekli olarak kral üzerinde kullanıyor ve paravan yöneticinin arkasındaki gerçek, derin, kötücül güç olmayı başarıyor bu sayede.

Filmle ilgili hayli yankı uyandırmış bir başka skandal daha var. 90’ların ortalarında şöyle bir söylenti patlak veriyor: Aladdin, balkon sahnesinde “Good teenagers, take off your clothes.” (İyi çocuklar, elbiselerinizi çıkarın.) diyor. Filmin yönetmenleri buna karşı çıkıyor ve Aladdin’in o sahnede “Good tiger, take off and go.” (İyi kaplan, yola çık ve git.) dediğini söylüyorlar. Gelin görün ki söylentilerin kaynağı olan bu cümle, filmin sonraki kopyalarından tamamen çıkarılıyor, sebep olarak da bu söylentilere son verme amacı gösteriliyor. Söylenti doğru mudur değil midir bilinmez ama buna varıncaya kadar Disney’in filmlerine yerleştirdiği yüzlerce görsel subliminal mesaja bakılabilir.

Son olarak, filme yöneltilen bazı eleştiriler de, ana karakterlerin “batılılaştırılmış” olması. Mesela filmdeki diğer kadınları peçeli olarak görürken Yasemin’i hep gayet batılı görünen bir halde izliyoruz. Aladdin ve Cafer karakterlerini karşılaştırdığımızda da benzer bir şey gözlemleyebiliriz: Filmin kötü adamı Cafer ten rengiyle, bıyığıyla, giyimiyle daha doğulu bir görünüme sahipken esas oğlan Aladdin’in aslında gayet batılı bir görünüme sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum aksanlarda da kendisini belli ediyor. Aladdin ve Yasemin, İngilizce’yi Anglo-Amerikan aksanla konuşurlarken, diğer karakterler yabancı aksanıyla konuşuyor. Aladdin ve Yasemin’in yüz hatları gayet yumuşakken diğer karakterlerin yüz hatları daha karikatürize ve hatta grotesk.

“Aladdin”, Entertainment Weekly’nin “Tüm Zamanların En Tartışmalı 25 Filmi” listesinde yer alıyor. Bu listede yer alan tek animasyon ve tek çocuk filmi.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

29 Aralık 2016 Perşembe

NAKED LUNCH (1991) - EMRE KARA

Bill ve kankası olan yaratık

“Naked Lunch” (1991) bir David Cronenberg filmi. Filmi en iyi yönetmeni üzerinden tanımlayabiliriz diye düşündüm. Ama aynı zamanda tuhaf, saykodelik, sürreal, absürd gibi sıfatlarla da tanımlanabilir. Film, hem Beat kuşağının hem de postmodernizmin önemli temsilcilerinden William S. Burroughs’un 1959 tarihli aynı adlı romanından uyarlanıyor. Bu romanı filme aktarmayı birçok kişi düşünüyor ama hiçbiri yapamıyor, çünkü romanın filme dönüştürülmesi imkansız olarak görülüyor, ta ki Cronenberg bu işe soyunana kadar. Cronenberg filmin senaryosunu kendi kaleme alıyor. Ama belirtelim ki film, romanın direk bir adaptasyonu olmaktan çok hem romandan, hem yazarı Burroughs’un kendi yaşamından, hem de Cronenberg’in çılgın vizyonundan elementler içeren bir film. Böyle bir kombinasyon aslında kaçınılmaz gibi çünkü Burroughs’un eserlerinin büyük çoğunluğu hali hazırda yarı-otobiyografik bir özelliğe sahip, bilhassa uyuşturucu bağımlılığının etkilerini taşıyor. “Naked Lunch” da bunun en ünlü örneği.


"Naked Lunch" setinde William S. Burroughs ve David Cronenberg

Filmin konusuna gelelim. Bill, bir böcek imha edici olarak çalışıyor. Karısı Joan ise Bill’in böcek öldürmek için kullandığı toza bir bağımlılık geliştiriyor. Bunu fark eden Bill, Dr. Benway adlı bir adamdan yardım istiyor ve Benway, böcek ilacı bağımlılığını durduracağını söylediği bir toz veriyor Bill’e, ki bu toz egzotik bir siyah kırkayaktan elde ediliyor. Bill tozu alıp eve gidiyor, karısını en yakın iki arkadaşı Hank & Martin ile görüyor. Hem kendisi hem karısı uyuşturucu etkisi altındayken Bill karısına bir silah oyunu oynamayı teklif ediyor. Karısı kafasının üstüne bir bardak koyuyor fakat Bill’in kurşunu sekiyor, bardak sapasağlam! Bu aşamadan itibaren Bill’in yaşamı, algısı ve gerçekliği bambaşka boyutlara evrilirken öykü gittikçe absürdleşiyor. Gerçekle gerçek olmayanın sınırları yitirilirken film kafa karıştırıcı bir yolculuğa sürüklüyor izleyeni.

Şimdi filmi birkaç önemli başlık üzerinden inceleyelim:

FİLM İLE GERÇEK YAŞAM PARALELLİKLERİ
- Film 1953 New York’unda geçiyor, yani Burroughs’un romanı yazdığı seneden birkaç yıl evvel.
- Filmin baş karakterinin adı William (“Bill”) Lee. Peki William S. Burroughs’un bazı eserlerinde kullandığı takma adı? O da William Lee. Dolayısıyla baş karakterimiz yazarın alter egosu gibi.
- 1942’de Burroughs, II. Dünya Savaşı’nda cepheye gitmek için Amerikan ordusuna kaydolmak istiyor fakat ordu tarafından reddediliyor. Bunun üzerine uyuşturucu bağımlılığı başlıyor ve bu durum hayatının geri kalanında onu etkiliyor. Filmdeki Bill de gitgide bir uyuşturucu bağımlılığının içine sürükleniyor.
- 1943’te Burroughs, New York’ta yaşıyorken Allen Ginsberg ve Jack Kerouac ile arkadaş oluyor ve bu üç yazar Beat kuşağının belkemiğini oluşturuyor. 1960’lar karşı-kültürü üzerinde de çok etkili isimler oluyorlar kendileri. Filmdeki Bill de bir yazar ve kendisinin iki adet yazar arkadaşı var: Hank ve Martin. Bu ikili elbette Ginsberg ve Kerouac’ı temsil etmekte.
- 1951’de Burroughs Meksika’dayken bir gün sarhoş haldeki bir silah oyunu esnasında ikinci karısı Joan Vollmer’i kazara öldürüyor. Bu sahne bire bir filmde yer almakta. Filmdeki Bill’in karısının adı da bizzat Joan.
- Burroughs yaşamı boyunca birçok farklı yeri ziyaret ediyor, bunlar arasında Fas da var. Filmde de Bill karakterinin bir aşamada New York’tan Interzone adlı bir Kuzey Afrika bölgesine geçtiğini görüyoruz, Fas’ı anımsatan.
- Burroughs Fas’ta iken Kiki adlı genç bir adamla aşk yaşıyor. Filmde de Bill, Interzone’da Kiki adlı bir adamla ilişkiye giriyor.

BAĞIMLILIK
Yukarıda da belirtildiği gibi filmin öykü iskeleti aslında bağımlılık kavramı üzerine ilerliyor. Önce karısı, sonra Bill’in kendisi bağımlı hale geliyor. Dr. Benway’den yardım alınıyor ama onun verdiği madde de, en az böcek ilacı kadar bağımlılık yapıcı bir madde. Yani problem çözülemiyor, daha da sarpa sarıyor. Bağımlılık, Bill’in karısını öldürmesi şeklinde bir trajedi ile sonuçlanıyor. Filmde gerçekle hayalin sınırlarının yitirildiği sahneler, uyuşturucu etkisi altındaki bulanık bir zihnin halüsinasyonları ve sanrıları olarak yorumlanabilir.

KAFKAESK
Filmin hayli Kafkaesk olduğu söylenebilir. İçinden çıkılmaz bir durumda kalan baş karakterin, çaresizliğiyle ve yaşamın absürdlüğüyle yüzleşmesi. Bill karakteri bir nevi Gregor Samsa gibi. Özellikle “Metamorfoz”a hayli atıf var, filmin böceklerle ve böceğe dönüşen şeylerle dolu olduğunu düşünürsek. Bill karısını böcek ilacı enjekte ederken gördüğünde karısı “Çok edebi bir kafa yapıyor.” diyor. Bill “Ne demek edebi kafa?” diye sorunca karısı “Kafkavari bir kafa. Kendini bir böcek gibi hissediyorsun.” diye cevap veriyor.

INTERZONE
Bill karısını vurduktan sonra gizemli bir “yaratık” tarafından uyarılıyor. Bill’in, karısının ölümü üzerine bir rapor yazması gerekiyor ama bunu Interzone’da yapabilir. Yaratık Bill’e bilet veriyor Interzone için. Bu Interzone gizemli, sıra dışı, egzotik ve dünya dışı görünen bir mekan. Bill’in buraya girişi ile zihninin dağılışı ve parçalanışı hızlanıyor. Interzona’da Tarkovsky’nin “Stalker”ına da bir saygı duruşu var gibi geldi bana. Oradaki gizemli mekanın adı da yalnızca “Zone” olarak geçiyordu ve bu gizemli mekan, içine gireni değiştirip dönüştüren, kendine ait bir bilince sahip bir mekandı.

AMERİKA VS. EGZOTİK DÜNYA
Bill’in Amerika’dan kaçtığını görüyoruz ve gittiği yer, Afrika’daki egzotik bir yer. Bu egzotik yer el değmemişliği, gizemi, keşfi, özgürlüğü, sınırsızlığı temsil ederken Amerika bunların tam tersini ve korkuyu, paranoyayı temsil ediyor. Bill'in Interzone'da tanıştığı Tom Frost bir aşamada Bill’e “Hiçbir Amerikalı yabancı bir ülkede silahsız gezmemeli.” diyor. Bu replik Amerikan paranoyasını ve bireysel silahlanma sevdasını güzelce ele alıyor. Alman Hans da şöyle diyor: “Amerikalılar nasıldır bilirsin, Kiki. Hepsi seyahat etmeyi sever, ama tek yapmak istedikleri, gittikleri yerlerde başka Amerikalılarla tanışmak ve doğru düzgün bir hamburger bulmanın ne kadar zor olduğu hakkında konuşmaktır.” Bill bir yerde Amerika ile ilgili şöyle diyor: “Amerika genç bir toprak değil. Eski ve kirli, kötücül. Yerleşimcilerden de önce, Kızılderililerden de önce kötülük orada, bekliyor.

CİNAYET VE VİCDAN HESAPLAŞMASI
Tom Frost Bill'e “Karınızı öldürdüğünüz doğru mu?” diyor. Bill “Bu bir kazaydı.” deyince Frost “Kaza diye bir şey yoktur.” cevabını veriyor. Sonra da “Ben de birkaç yıldır karımı yavaş yavaş öldürmekteyim.” diyor. Ne tesadüftür ki Frost’un karısı bire bir Joan’a benziyor ve hatta onun adı da Joan!
Bill’in “konuşan” daktilosu da onun vicdanını rahatlatmak için elinden geleni yapıyor. Daktilo, Bill’in, karısını öldürmek üzere “programlanmış” olduğunu söylüyor, "Özgür iradenle yaptığın bir eylem değildi." diyor. Daktilonun bu tesellileri elbette ki Bill’in kendi kendisini teselli çabaları; işlediği cinayeti bir şekilde rasyonalize etme çabası.

KADIN KORKUSU
Daktilosu, Bill'in, karısını öldürmek üzere programlandığını söylediğinde Bill bunun nedenini soruyor, daktilo da Joan'in insan olmadığını söylüyor. Bill bu durumu yaratığa soruyor. Yaratık ise şöyle cevap veriyor. “Kadınlar insan değildir. Şu şekilde bak, onlar erkeklerden farklı bir türdür. Farklı iradeleri ve amaçları ile dünyada bulunan.” Bill “O zaman Joan neydi?” diye sorduğunda yaratık Joan’in insan görünümünde bir kırkayak olduğunu söylüyor.

BASTIRILMIŞ EŞCİNSELLİK
Interzone’da yer alan hemen herkesin eşcinsel ya da biseksüel olduğunu belirtelim. Bill’in “konuşan” daktilosu, “Homoseksüellik, bir ajanın en iyi kılıfıdır.” diyor. Bunun üzerinden çok geçmeden Bill, İsviçreli Cloquet ile tanışıyor. Cloquet bir eşcinsel ve açıkça Bill’e yürüyor. Bir önceki gün Bill’i üç Interzone genciyle birlike gördüğünü söyleyip “Gey olduğunuzu bilmiyordum.” diyor. Bill ise bunun üzerine “sapkınlığın” ailesi üzerindeki bir “lanet” olduğunu, homoseksüel olduğunu fark ettiğinde dehşete düştüğünü, utanç duyduğunu, kendinden nefret ettiğini söylüyor. Bill Cloquet'ye pas vermiyor ama Kiki adlı genç ve yakışıklı bir delikanlıyla bir hayli yakınlaşıyor. Veee sonunda Cloquet, dev bir kırkayağa dönüşerek Kiki’yi cinsel birleşme esnasında öldürüyor! Bu filmin en ürkütücü ve tuhaf sahnesi olabilir.

YAZMA EYLEMİ
Filmin başlarında Bill’in iki arkadaşı, Hank ve Martin, yazarken geri dönüp yazdığın şeyi gözden geçirip değiştirmek ya da her şeyi ilk çıktığı doğal halinde bırakmak ikilemi üzerine tartışıyorlar. Hank şöyle diyor: “Bir şeyi baştan yazmak, aldatmak ve yalan söylemektir. Kendi düşüncelerine ihanet etmiş olursun. Akışı ve ritmi, kelimelerin yuvarlanışını yeniden düşünmek bir ihanettir, bir günahtır Martin, bir günah.” Bill bu tartışmayı bir süre dinledikten sonra müthiş bir nokta koyuyor: "Bütün rasyonel düşünceyi yok et. Benim vardığım tek sonuç bu."
Filmin sonlarında doğru Bill Interzone sahilinde tek başınayken birden arkadaşlar Hank ve Martin çıkıp geliyorlar. Ona “Naked Lunch” adlı kitabını bir an önce tamamlamasını, basılacağını söylüyorlar. Bill'in konuşan daktilosunda sürekli karalayıp durduğu sanrı dolu metinlerin bir kitap olması umuluyor.

ANNEXIA
Filmin sonunda Bill Annexia adlı bir yere geliyor, Joan ile birlikte. Ama sınırdaki muhafızlar Bill’den, yazar olduğunu kanıtlamasını istiyorlar. Bill’in yaptığı şey ise çıkarıp kalemini göstermek. Muhafızlar ikna olmayınca Bill, Joan’e silah oyununu baştan oynamayı teklif ediyor. Tarih tekerrür ediyor, Joan ölüyor, bardak sapasağlam! Bu final birden farklı şekilde yorumlanabilir gibi geldi bana:
- Bill sonunda sanrı ve illüzyon dolu fantezi dünyasından çıkıp salt gerçeklikle yüzleşiyor.
- Bill vicdan hesaplaşmasını tamamlayıp suçuyla yüzleşiyor ve geçmişle barışıyor.
- Bill Interzona'da yaşadığı aydınlatıcı deneyimlerden sonra karısını bir kez daha öldürerek heteronormatif algıyı ve dayattığı aile sistemini, kendi kimliğinden duyduğu utanç ve nefretten kaçış olarak sığındığı evliliği metaforik anlamda yok ediyor.
- Yazarlık, yazma eylemi, bireysel acıyı kağıda dökmek ve okuyucuya "teşhir" etmektir bir nevi. Bill de bu yüzden karısını öldürerek, bireysel acısını teşhir ederek yazarlığını muhafızlara "kanıtlamış" oluyor.
- Ya da yalnızca: Hayatta bazen ikinci bir şans yoktur. Özgür iradenle seçtiğin eylemlerin sorumluluğuna sahipsindir ve sonuçlarına da katlanman gerekir. Vahim bir hatanın ardından ikinci bir şansa sahip olduğun düşüncesi yalnızca bir yanılgıdır. Aynı cinayeti ikinci kez işlediğinde fark edeceksin!

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

27 Aralık 2016 Salı

20 FİLM İLE SİNEMADA KARA MİZAH - EMRE KARA


Kara mizah genel tanımıyla ciddi, trajik, karanlık, ürkütücü, hatta tabu konuları komik bir tarzda ele alan mizahtır. Dolayısıyla onu ilginç ve hoş kılan şey, ele aldığı konular ile bu konuları ele alış biçimi arasındaki tezatın yarattığı tuhaf ama ilgi çekici ironidir. Kara mizah içerikli eserlerin bir başka önemli yanı da zekice bir alaycılık (cynicism) ve alttan alta eleştiri içermeleridir. Bu eleştiriler şiddet, ayrımcılık, psikolojik rahatsızlıklar, değişik cinsel eylemler, din gibi meselelere eğilebilir. Dolayısıyla hem güldürüp hem de rahatsız etme özelliğine sahiplerdir. Fransızca “humour noir” terimi Andre Breton tarafından oluşturuluyor ve kendisine göre Jonathan Swift, kara mizahın ilk örneklerini ortaya koyan kişi. Sinemada bence kara mizahı filmlerine en iyi yediren yönetmenler arasında Luis Bunuel, John Waters, Coen Kardeşler, Todd Solondz gibi isimleri sayabiliriz.

Şimdi sinemada kara mizah kullanımını, özenle seçmeye çalıştığım 20 film üzerinden özetlemeye çalışalım:

THE EXTERMINATING ANGEL (1962) LUIS BUNUEL
Bunuel’in bu filmi, bir üst-burjuva yemek partisinden bir türlü ayrılamayan bir grup insanı ele alıyor. Onları resmen iç mekana hapseden ve gitmelerine izin vermeyen, ama hiçbirinin farkında olmadığı ve karşı koyamadığı doğaüstü bir güç söz konusu ve bu da filmi ilginç bir fantastik film yapıyor. Bunuel’in bu filmi burjuva alışkanlıklarını, sahte nezaketi, gösterişçiliği, bütün rol yapmaların nasıl kısa sürede çöküşe uğrayabileceğini, insanların yapay yaşam biçimleriyle kendi kendilerini içine soktukları görünmez hapishaneleri ustalıkla eleştiriyor.

DR. STRANGELOVE (1964) STANLEY KUBRICK
Kubrick’in bu zekice komedisi, hem Amerika- Sovyetler rekabetini, hem nükleer felaket paranoyasını, hem de genel olarak savaşın absürdlüğünü muhteşem bir kurgusal öykü üzerinden ele alıyor.

POLYESTER (1981) JOHN WATERS
Bir banliyö ev kadınının hayatı bir anda dağılıyor: Porno yönetmeni kocası onu aldatıyor, kızı hamile kalıyor, oğlu ise cinsel tacizci çıkıyor. Söz konusu ev kadınını harika Divine’ın oynadığı film bence John Waters’ın en iyi filmi. Film hem banliyöde Amerikan rüyasını yaşayan idealize aile kavramını tepetaklak ederken hem de Douglas Sirk-vari melodramların müthiş bir parodisini yapıyor.

A FISH CALLED WANDA (1988) CHARLES CRICHTON
Film, birlikte soygun yapan dört kişinin daha sonra birbirlerinin arkasından kurnazca iş çevirmelerini ele alıyor. Kahkahalarla izlenebilecek film aynı zamanda son derece zekice yazılmış bir suç filmi.

MAN BITES DOG (1992) REMY BELVAUX, ANDRE BONZEL, BENOIT POELVOORDE
Bu “sahte belgesel” türündeki filmde bir film ekibimiz, acımasız bir katilin gündelik rutinini kameraya alıyorlar ancak zaman ilerledikçe kendileri de bu vahşetin içine çekilmeye başlıyorlar. Orijinal adının Türkçesi “Her şey sizin evinizin yakınında oldu.” olan bu film, oldukça gerçekçi yaklaşımıyla şiddetin aslında hayatın tam içinde, evimizin yakınında olduğunu ve onun içine çekilmemizin ne kadar kolay olduğunu bizlere hatırlatıyor.

BAD BOY BUBBY (1993) ROLF DE HEER
“Forrest Gump”ın daha sayko bir versiyonu. Annesi tarafından otuz yıl boyunca bir odada hapsedilmiş ve zeka geriliği olan Bubby bir gün buradan kaçar ve gerçek yaşamla tanışır. Ne dünya ona hazırdır, ne de o dünyaya.

WELCOME TO THE DOLLHOUSE (1995) TODD SOLONDZ
Todd Solondz filmleri bence kara mizahın belki de en kara, kapkara hali. Filmleri son derece rahatsız edici. Birbirinden eksantrik karakterlerin yer aldığı bu filmler hayli tabu konuları ve durumları ele alıyor ve Solondz asla gözünü budaktan sakınmıyor, asla politik doğruluğa kaçmıyor. Bu filminde herkes ama herkes tarafından ezilen, dışlanan küçük bir kızın hayatını izliyoruz.

GUMMO (1997) HARMONY KORINE
Bir kasırganın yerle bir ettiği harabe bir kasabada bir grup “white trash” olarak tanımlanabilecek insanın sıkıcı, boş, absürd ve nihilist yaşamlarını ele alan film hem hayli rahatsız edici, hem de çok net ve direkt.

THE IDIOTS (1998) LARS VON TRIER
Dogma akımının ilk filmlerinden olan bu filmde, aynı evde yaşayan bir grup insanın, toplumsal kodları ve sınırları aşabilmek adına dış ortamlarda birer geri zekalıyı oynadıklarına şahit oluyoruz.

SNATCH (2000) GUY RITCHIE
Gangsterlerle ve yer altı dünyasına ait insanlarla dolu, bol silahlı ve bol cinayetli bir suç filmi olsa da içinde hayli mizahi sahneler de içermekte.

SECRETARY (2002) STEVEN SHAINBERG
Akıl hastanesinden yeni çıkmış bir kadın, gizemli bir avukatın sekreteri olarak çalışmaya başlıyor ve ikili arasında absürd bir sadomazoşist ilişki gelişiyor. Film karanlık ve tuhaf olmayı başarırken bir yandan da romantik-komedi konvansiyonlarını kullanmaktan çekinmiyor ve bu iki tarz arasında ilginç bir denge kuruyor.

KISS KISS BANG BANG (2005) SHANE BLACK
Film bir cinayet gizemini çözmek üzere bir araya gelen bir dedektif, bir aktris ve bir hırsızı ele alıyor ve hem komik hem trajik olmayı ustalıkla başarıyor.

LARS AND THE REAL GIRL (2007) CRAIG GILLESPIE
Film yapayalnız ve iletişime kapalı bir adamın, internetten satın aldığı bir “sex doll” ile ciddi ciddi romantik bir ilişkiye girmesini ele alıyor.

IN BRUGES (2008) MARTIN McDONAGH
Temelde bir suç-dram filmi olan “In Bruges”, iki gangster arkadaşın Bruges’deki maceralarını anlatıyor ve kara mizah dokunuşları içeriyor.

A SERIOUS MAN (2009) JOEL & ETHAN COEN
Larry Gopnik adlı bir öğretmenin hayatı bir anda her yönden ve her açıdan kontrolden çıkıyor ve dağılmaya başlıyor. Ne yapsa, nasıl mücadele etse, nasıl temiz kalmaya çalışsa da işler çığırından çıkıyor. Coen’lerin en iyi filmlerinden biri olan bu film kesinlikle “underrated” bir modern zamanlar başyapıtı.

MARY AND MAX (2009) ADAM ELLIOT
Bu animasyon, sekiz yaşında bir kızla kırklarındaki bir adamın mektup arkadaşlığını anlatıyor. Bir animasyon olarak son derece depresip ve iç karartıcı olan bu film yalnızlığı, iletişim çabasını gri görsellerle çok çarpıcı bir biçimde ele alıyor.

IT’S SUCH A BEAUTIFUL DAY (2012) DON HERTZFELDT
Don Hertzfeldt’in daha önce çektiği ve Bill karakterine sahip üç kısa filminin birleştirilmesinden oluşan bu 62 dakikalık animasyon film hem son derece trajik, hem de bin bir absürdlükle dolu. Bill’in ya da başka karakterlerin asla konuşmadığı film tekdüze bir anlatıcının tuhaf anlatımıyla ilerliyor ve biz de ölümcül bir hastalığa sahip olan Bill’in buruk yaşam öyküsünü dinliyor ve izliyoruz.

THE WOLF OF WALL STREET (2013) MARTIN SCORSESE
Jordan Belfort’un biyografik öyküsü olan bu Scorsese filminde hırs, paragözlük, yozlaşma, kapitalizm, tüketim, aşırılık üzerine hayli gerçek bir portre görmekteyiz.

BIRDMAN (2014) ALEJANDRO GONZALEZ INARRITU
Bir zamanlar hayli popüler olan ama artık yitip gitmeye başlamış, geçmişinde kendisini üne kavuşturan rolünün gölgesinde kalmış, yeni Broadway oyunuyla tutunmaya çalışan bir aktörün öyküsü. Michael Keaton’ın muhteşem performansı etrafında şekillenen film şov dünyasının acımasızlığını, popülerliğin geçiciliğini, saplantılı nostaljiyi, tipik aktör triplerini çok iyi ele alıyor.

WILD TALES (2014) DAMIAN SZIFRON
Kendi içinde altı farklı öykü içeren bu film insanların uç düzeydeki öfkelerini ve bunun yol açtığı sonuçları hem şok edici hem güldürücü bir üslupla ele alıyor.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

16 Aralık 2016 Cuma

ROGUE ONE (2016) - EMRE KARA



“Rogue One”, orijinal “Star Wars” (1977) filmine bir “prequel” niteliğinde, ancak ana serinin bir parçası değil, bu yüzden bir “spin-off” olarak nitelemek daha doğru. (Aynı zamanda ilk “spin-off” ama son olmayacak, çünkü “Star Wars” antoloji serisi fikri geliştirilmiş durumda ve 2018’de de bir Han Solo filmi çıkacak benzer şekilde.)

“Rogue One”ın fikri, bir özel efekt uzmanı olan John Knoll’dan çıkıyor. Kendisi başta bu öykü fikrini iş arkadaşlarına anlatıyor, onlar da Lucasfilm başkanına gitmesi hususunda cesaretlendiriyorlar, Lucasfilm de fikri beğenince filme start veriliyor. Senaryoyu Chris Weitz ve Tony Gilroy yazıyorlar. Filmin yönetmeni Gareth Edwards. Kendisinin üçüncü filmi bu ama aksiyon ve bilimkurgu türlerine yabancı değil. Önceki iki filmi “Monsters” (2010) ve “Godzilla” (2014).

Film, “Star Wars”un (1977) başında gördüğümüz Death Star planları meselesini ele alıyor ve isyancıların söz konusu planları çalma girişimini anlatıyor. Bu girişimin merkezinde çocukken ailesi dağılan Jyn Erso yer alıyor. Karakter, İngiliz oyuncu Felicity Jones tarafından canlandırılıyor. “The Force Awakens” filmindeki Daisy Ridley’nin Rey karakteri ardından yine merkezde bir kadın kahraman görmek hoş. Filmin kadrosu da hayli uluslar arası: Meksikalı Diego Luna, Çinli Donnie Yen ve Wen Jiang, Avustralyalı Ben Mendelsohn, siyahi Amerikalı Forest Whitaker, Pakistan asıllı Riz Ahmed, veee Danimarkalı Mads Mikkelsen. Mikkelsen, Jyn Erso’nun babasını oynuyor; Death Star’ı tasarlayan ama sistemi içerden bozmaya karar verip tasarımına bir zayıf nokta da ekleyen koca yürekli adam. Bu durumdan kızını haberdar edecek olan bir hologramı göndermesi sonucu Jyn’in mücadelesi de başlamış oluyor. Söz konusu zayıf nokta tespit edilir ve kullanılırsa Death Star yok edilebilir çünkü… Filmin baba-kız ortak mücadelesi, ortak bir amaca adanmışlık, kaybedilen ayrılık yılları üzerine duygusal anlamda güçlü bir öykü kurgusu oluşturduğu söylenebilir.

“Star Wars” filmlerinde hep ikonik robotlar olduğu için bu filmde de yeni bir robotla tanışıyoruz, kendisi filmin en sempatik, eğlenceli ve esprili karakteri olabilir: K-2SO. Robotu Alan Tudyk oynuyor, kendisi “I, Robot” (2004) filminde de yine ikonik bir robotu canlandırmıştı.

Filmde Darth Vader’ı kısa da olsa görmekteyiz, hatta filmde ışın kılıcının kullanıldığı yegane sahneler bu sahneler ve filmin sonlarında yer alıyorlar. Önceki filmlerde karakteri seslendirmiş olan James Earl Jones, bu filmde de Vader’ın sesi rolünü üstleniyor. Aynı zamanda R2D2 ve C-3PO da kısacık olarak görünüyorlar, üstelik C-3PO rolünde orijinal filmlerde de yer alan Anthony Daniels var yine. Oyuncular yönünden filmin en etkileyici yanı ise benim için şuydu: Orijinal “Star Wars” (1977) filminde Grand Moff Tarkin’i canlandıran Peter Cushing 1994 yılında ölmüş bir oyuncu, fakat “Rogue One”da kendisini görebiliyoruz! Özel efektlerin kullanımı ile Cushing’in yüzü yeniden oluşturulmuş ve başka bir oyuncunun üzerine yerleştirilmiş, son derece gerçekçi ve ikna edici bir biçimde. Aynı işlem Princess Leia karakterine de uygulanmış, ama kendisi çok kısacık görünüyor zaten.

Filmde inanç ve umut temaları ön plana çıkıyor. Kör karakterimiz Chirrut Imwe “Ben güçle birim, ve güç benimle.” diyerek iman power ile, göremediği halde savaşıyor. Asiler savaşa girme konusunda tereddüde düştüklerinde ve “Elimizde ne var ki?” dediklerinde Jyn onlara “Umudumuz var. İsyanlar umut üzerine kuruludur.” diyor. Filmin tek bir sahnesinde gördüğümüz Princess Leia’nın ağzından çıkan tek kelime “umut” oluyor. Bu şekilde de “Rogue One” ustaca bir biçimde “Star Wars”a (1977) eklentilenmiş oluyor.

“Star Wars” evreninde önümüzdeki yıllarda neler olacağını söyleyerek bitirelim. Ana serinin filmleri yani “Episode VIII” ve “Episode IX” 2017 ve 2019 yıllarında çıkacaklar. Bu iki filmin arasında 2018’de “Han Solo Antoloji Filmi” çıkacak. Filmde genç Han Solo’yu Alden Ehrenreich canlandıracak. İlk olarak “The Empire Strikes Back”te (1980) gördüğümüz ve Billy Dee Williams’ın oynadığı Lando Calrissian karakterini ise bu filmde Donald Glover oynayacak.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)