2 Mayıs 2015 Cumartesi

TÜRK SİNEMASINDA UYARLAMA FİLMLER - EMRE KARA












Türk sinemasında edebiyat uyarlamalarının aşırı yaygın olduğunu sanırım söyleyemeyiz ama yine de çok sevdiğimiz bazı filmler, ünlü yazarların bazı romanlarından ya da öykülerinden uyarlama. Hatta Zeki Demirkubuz gibi yurtdışına açılıp Camus, Dostoyevsky gibi yazarları uyarlayanlar bile var. Bazı filmlerin ününün, uyarlandıkları eserlerin önüne geçtiklerini bile rahatlıkla söyleyebiliriz. Türk sinemasının en ünlü serisi olan "Hababam Sınıfı"nın çıkış noktası Rıfat Ilgaz eseri, ya da birçokları tarafından sinemamızın en iyi filmi olarak nitelenen "Selvi Boylum Al Yazmalım", Cengiz Aytmatov'un bir hediyesi. İşte sinemamızdan en önemli bulduğumuz 15 edebiyat uyarlaması film:

1. Susuz Yaz (1963) (Necati Cumalı)
2. Hababam Sınıfı (1975) (Rıfat Ilgaz)
3. Tosun Paşa (1976) (Nazım Hikmet)
4. Selvi Boylum Al Yazmalım (1978) (Cengiz Aytmatov)
5. Köşeyi Dönen Adam (1978) (Müjdat Gezen: Eşeğin Karnındaki Elmas)
6. Zübük (1980) (Aziz Nesin)
7. Gol Kralı (1981) (Aziz Nesin)
8. Anayurt Oteli (1987) (Yusuf Atılgan)
9. Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) (Feride Çiçekoğlu)
10. Ağır Roman (1997) (Metin Kaçan)
11. Yazgı (2001) (Albert Camus: Yabancı)
12. Mutluluk (2007) (Zülfü Livaneli)
13. Son Osmanlı Yandım Ali (2007) (Suat Yalaz, çizgi roman)
14. Uzun Hikaye (2012) (Mustafa Kutlu)
15. Yeraltı (2012) (Fyodor Dostoyevsky: Yeraltından Notlar)

28 Şubat 2015 Cumartesi

ÇATIŞMALI KARDEŞ İLİŞKİLERİ - EMRE KARA



















İdeal (gibi görünen) aile portrelerinin içinde alttan alta, sorunlu aile portrelerinde ise açıkça işlenen temalardan biridir çekişmeli kardeş ilişkileri. Kimi zaman rekabet içindedir kardeşler; ilgi, beğenilme, takdir edilme, başarı, güç, güzellik rekabeti. Kimi zaman birbirlerine karşı kıskançlık duyarlar birbirlerinde gördükleri ve kendilerinde göremedikleri özelliklerden dolayı. Kimi zaman geçmişe yönelik hesaplaşmalar yaşarlar, yıllar yılı içlerinde biriktirdikleri duyguları ve bastırılmış öfkeleri açığa vururlar. Kimi zaman travmatik yaşantılar yaralar ilişkileri. Bazen uzlaşılamaz farklılıklar zıtlaştırır onları birbirlerine. Bazen anne-babadan gelen ilgi ve sevginin dengesizliği birbirlerine düşürür. Kimi zaman ilişkiler baştan sorunludur; soğuk, sevgisiz aile ortamlarında. Kimi zaman sözlü, kimi zaman fiziksel şiddet eşlik eder hatta bu sorunlu ilişkilere.

Filmlerde çatışmalı ilişkileri sık sık çocuk karakterler üzerinden görürüz, ancak yetişkin kardeşlerin olduğu filmlerde de aynı tema sık sık işlenir, belki ne kadar büyürsek büyüyelim içimizde bir tarafın çocuk kaldığını ve çocuksu rekabetleri, çekişmeleri koruduğunu vurgulamak için.

Sizler için çatışmalı kardeş ilişkilerini ele alan filmleri listeledik.

A STREETCAR NAMED DESIRE (1951)
Tennessee Williams'ın oyunundan uyarlanan bu filmde Blanche DuBois'nın, kardeşi Stella'yı ziyarete gelmesinin ardından gerilmeye başlayan ilişkilerini izliyoruz. Kardeşleri canlandıran Vivien Leigh ve Kim Hunter'ın her ikisi de bu filmle Oscar aldılar.

EAST OF EDEN (1955)
Bu John Steinbeck uyarlamasında, "asi genç" James Dean'in doğuşunu görüyoruz, gerek babasıyla, gerek annesiyle, gerek de erkek kardeşiyle ayrı ayrı problemleri olan bir genç olarak.

ROCCO AND HIS BROTHERS (1960)
Aslında beş erkek kardeşin hayata tutunmaya çalışma öyküsü olan bu film, Alain Delon'un canlandırdığı masum ve duygusal Rocco ile Renato Salvatori'nin canlandırdığı zalim ve sert abi Simone arasındaki gerilimle iyice trajik bir hal alıyor.

WHAT EVER HAPPENED TO BABY JANE? (1962)
Bu tema konusunda tek bir film seçecek olsaydım bu filmi seçerdim sanırım. Bette Davis ve Joan Crawford'ın iki yaşlı kız kardeşi canlandırdığı bu film, her ikisinin de muhteşem oyuncular olmaları ve gerçek hayatta da aslında birbirlerini hiç sevmemeleri nedeniyle muhteşem performanslar sunuyor bizlere. Davis ve Crawford'ın bu filmdeki oyunculuklarını, hayatımda gördüğüm en iyi oyunculuklar olarak niteleyebilirim rahatlıkla.

THE SILENCE (1963)
Bergman'ın sevdiği bir konudur aile içi gerilimli ilişkiler. Ebeveyn-çocuk ilişkilerine daha çok odaklansa da kardeş ilişkileri de ön plana çıkar sık sık. Bu filmde de Bergman'ın sık kullandığı oyuncular arasında yer alan Ingrid Thulin ve Gunnel Lindblom ikilisinin canlandırdığı kız kardeşler üzerinden izliyoruz temayı.

KES (1969)
Bu İngiliz kitchen sink dramında, hayatında dört bir yandan darbeler yiyen küçük erkek karakterimizin problemlerinden biri de acımasız ve ruhsuz abisi.

CRIES & WHISPERS (1972)
Bergman'ın çatışmalı kardeş ilişkileri temasını en net görebileceğimiz filmi. O kadar net ki bu kadar netlik gözlerimizi acıtıyor, ruhumuzu daraltıyor. Üç kız kardeş, biri ölmekte, diğer ikisi onu ziyarette. Üç yabancı, aynı evde. Nefretle.

THE GODFATHER: PART II (1974)
Michael Corleone, babasının dev mirasını evin küçük oğlu olarak devraldıktan sonra abisini bastırmayı ve ona da "Patron benim." demeyi ihmal etmiyor.

INTERIORS (1978)
Woody Allen'ın, idölü Bergman'ı en çok örnek aldığı, hatta onu bizzat taklit ettiği ve bu konuda da başarılı olduğu filmi. Kendisinin filmlerinin birçoğundan alışkın olduğumuz mizahi tonu bu filmde hiç göremiyoruz, adeta yeni bir "Cries & Whispers" izliyor gibiyiz, yine üç kız kardeş var karşımızda.

RAN (1985)
Shakespeare'in "King Lear"ından uyarlanan bu filmde, bir kral ve üç oğlunu izliyoruz.

HANNAH AND HER SISTERS (1986)
Woody Allen bu sefer mizahi dokunuşlar da katarak üç kız kardeşin öykülerini anlatıyor bize. En zengin ve katmanlı filmlerinden biri Allen'ın. Mia Farrow, Dianne Wiest ve Barbara Hershey üç kız kardeş rolünde son derece iyiler ve birbirlerini çok iyi dengeliyorlar. Wiest'in bu filmle Oscar aldığını da ekleyelim.

LEGENDS OF THE FALL (1994)
Bir baba, üç oğul, savaş, ve bir kadın.

WELCOME TO THE DOLLHOUSE (1995)
Güzel olmayan, popüler olmayan, çok başarılı olmayan küçük bir kızın hem ilgisiz ailesiyle, hem kendisine sataşan okul arkadaşlarıyla, hem de başka problemlerle mücadelesini acımasız bir gerçekçilikle anlatan bu filmde küçük kızın bir zeki ve ukala abisi, bir de şirin, sevilen ve ilgi budalası  kız kardeşi var tuz biber olarak.

THE RETURN (2003)
Hiç görmedikleri babalarıyla yıllar sonra tanışan iki erkek kardeş arasındaki ilişki, babayla bağ kurmaya ve ona yaranmaya çalışmak ile ona isyan etmek ve öfke kusmak ikilemi içerisinde geriliyor.

C.R.A.Z.Y. (2005)
Beş erkek kardeşin öyküsünü, dördüncü kardeş olan ve gey olan Zac üzerinden izliyoruz. Zac'in özellikle abilerinden biriyle olan ilişkisi hayli çatışmalı, keza babasıyla olan ilişkisi de öyle.

THE SAVAGES (2007)
Bu filmde bir kız kardeşle bir erkek kardeşin öyküsünü izliyoruz, aynı cinsiyetteki kardeşler üzerine odaklanan çok sayıda filme bir alternatif olarak. Hastalanan babaları sayesinde bir araya gelen iki kardeşi Philip Seymour Hoffman ve Laura Linney canlandırıyor.

THE OTHER BOLEYN GIRL (2008)
Sekizinci Henry ve iki kız kardeş; Anne ve Mary. Diğer bir deyişle Natalie Portman ve Scarlett Johansson.

THE TREE OF LIFE (2011)
Terrence Malick'in bu olağanüstü filmindeki yoğun baba-oğul gerilimi, babanın bir oğlu diğerinden açıkça daha çok seviyor olduğu gerçeğiyle daha da trajikleşiyor.

BLUE JASMINE (2013)
Woody Allen bu sefer "A Streetcar Named Desire"ı yeniden yorumluyor, New Yorklu bir kadının San Fransisco'da yaşayan kız kardeşini ziyarete gelmesiyle başlayan müthiş bir öykü ile. Film en az "A Streetcar Named Desire" kadar iyi ve bence Woody Allen'ın en iyi filmi bile olabilir. :) Cate Blanchett'in filmle son derece hak ettiği bir Oscar kazandığını da ekleyelim.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

23 Şubat 2015 Pazartesi

2014 OSCAR'LARI - EMRE KARA

Dün gece verilmiş olan Oscar ödüllerinden bir de biz bahsedelim dedim. :) Ödülleri bu yıl, "How I Met Your Mother"ın yıldızı ve aynı zamanda "Gone Girl"de de oynamış olan Neil Patrick Harris sundu. Kendisi açılışta "87. Oscar'lara hoşgeldiniz. Bu gece Hollywood'un en iyilerini ve en beyazlarını, pardon en parlaklarını, onurlandırıyoruz." şeklinde bir espri yaptı.

Ödüllere geçelim. En çok ödül alan 3 film şu şekilde:

4 Oscar: Birdman (film, yönetmen, orijinal senaryo, sinematografi)
4 Oscar: The Grand Budapest Hotel (prodüksiyon tasarımı, kostüm tasarımı, makyaj, müzik)
3 Oscar: Whiplash (yardımcı erkek oyuncu-J.K. Simmons, kurgu, ses miksajı)

En iyi erkek oyuncu ödülünü "The Theory of Everything" ile Eddie Redmayne kazandı. En iyi kadın oyuncu ödülü ise "Still Alice" ile Julianne Moore'a gitti. Patricia Arquette, "Boyhood" ile en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü aldı.

Diğer 1 Oscar alan filmler arasında "The Imitation Game" (uyarlama senaryo), "Selma" (şarkı-Glory), "American Sniper" (ses kurgusu) ve "Interstellar"ı (görsel efekt) görmekteyiz.

Yılın en iyi animasyon filmi "Big Hero 6", en iyi yabancı film "Ida", en iyi belgesel "Citizenfour" seçildi.

Ödül konuşmalarında J.K. Simmons'un ailesine olan minnettarlığı, Patricia Arquette'in kadın oyuncuların ücretlerinde cinsiyetçilikten uzaklık ve adalet çağrısı (ki Meryl Streep parmağını uzatarak onaylıyor), "Glory" ile en iyi şarkı ödülünü alan siyahi şarkıcılar Common ve John Legend'ın eşitlik ve adalet üzerine yaptıkları konuşmaları, en iyi uyarlama senaryo ödülünü alan Graham Moore'un "farklı/tuhaf olmaktan/görülmekten utanmamak" üzerine yaptığı konuşması, Eddie Redmayne'in ödülünü Hawking ailesine adaması, Inarritu'nun en iyi film Oscar'ını Meksika'da yaşayan tüm Meksikalılara adaması dikkat çekti.
























Saygı duruşu köşesinde, 2014 içinde ölen Mickey Rooney, James Garner, Elizabeth Pena, James Rebhorn, Richard Attenborough, Robin Williams, Lauren Bacall, Eli Wallach, Mike Nichols gibi isimler anıldı.

ŞİMDİ SIRA ŞAHSİ YORUMLARDA! :)
Ben "Birdman" için çok sevindim, gerçekten de yılın en iyi filmi idi. Inarritu'nun her filmini izledim ve hepsini çok beğendim. Kendisinin ilk üç filmi (Amores Perros, 21 Grams, Babel), Guillermo Arriaga tarafından yazılmış filmlerdi. Bu filmlerde farklı hayatların birbirleriyle kesişme öykülerini izliyorduk. Böylece farklı karakterlerin öykülerinden parçalar döngüsel olarak ve muhteşem kurgularla bize sunuluyordu. Herkes bu tarzı son derece orijinal buldu ve beğendi, hatta "Inarritu tarzı" diye adlandırılageldi bu tarz. Ama bence "Guillermo Arriaga tarzı" olarak adlandırmalıyız onu, filmlerin senaryoları hep ona ait olduğundan. :) Nitekim bu üç filmden sonra Inarritu-Arriaga ortaklığı bitti ve Inarritu'nun son iki filmi, ilk üç filmindeki o tarzdan farklı filmlerdi. Kimileri bu tarz değişimini olumsuz bir gelişme olarak gördülerse de bence Inarritu'nun son iki filmi (Biutiful, Birdman) de en az o ilk üç filmi kadar iyi filmlerdi. Sadece farklı kurgu ve öykü anlatımı tekniklerini kullanıyorlar, ancak yine de Inarritu bir yönetmen olarak dehasını ve becerisini ortaya koyuyor.

Bu arada Guiillermo Arriaga'nın da, Inarritu'yla ortaklığı dışında, Tommy Lee Jones tarafından yönetilmiş olan "The Three Burials of Melquiades Estrada" (2005) filminin yazarı olduğunu ve 2008'de de başrolde Charlize Theron'u gördüğümüz "The Burning Plain"i yazıp yönettiğini belirtip bu başarılı adamın da reklamını yapmış olalım. :)

"Birdman"e geri dönelim. Kendisi muhteşem bir film olmasını hem senaryosuna, hem sürekli hareketli olan ve ana karakterimizi takip eden kamerasının ustaca kullanımına ve sunduğu görselliğe, hem de her oyuncusundan harika performanslar almasına borçlu. Burada "Michael Keaton nasıl Oscar alamaz?!" diye soruyorum. Bana göre neredeyse kesindi onun Oscar alması. Hem yıllar yılı çok iyi filmlerde çok iyi performanslar vermiş Oscar'sız bir oyuncu olması nedeniyle, hem de "Birdman"de gerçekten olağanüstü olması nedeniyle. Ama akademi, genç Eddie  Redmayne'e vermeyi layık görmüş ödülü. "Adam Stephen Hawking'i canlandırıyor oolum!" moduna girmişler sanırım biraz, genelde önemli kişileri canlandıran ve rol için bir dönüşüm yaşayan oyuncuların banko Oscar aldıklarını biliyoruz. Yine de Redmayne, genç bir oyuncu olması sebebiyle biraz bekleyebilirdi. Michael Keaton'a ayıp ettin akademi!

En iyi filmi "Birdman"de korumakla birlikte en iyi yönetmen ödülünü "Boyhood"a verebilirdim sanki. Tabi "Birdman" Inarritu'nun bir yönetmen olarak ustalığını ortaya koyuyor ama Richard Linklater da, 12 yıl boyunca aynı projeye her anlamda kendini verebilmesi ve ortaya çok emek verilmiş, çok iyi bir film çıkarması açısından takdire şayan.

Julianne Moore'un sonunda Oscar alabilmiş olmasına çok sevindim, çünkü hem yaşı gelmişti, hem de kendisi yaşayan en büyük oyunculardan biri. Daha önce "The End of the Affair" ve "Far from Heaven"la en iyi kadın oyuncu, "Boogie Nights" ve "The Hours"la da en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarında aday olmuş olan Moore, sonunda "Still Alice"le en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı ve filmin de tek Oscar'ı bu oldu. Aynı iyi hislerim Patricia Arquette için de geçerli, nitekim bence kendisinin performansı ya da filmdeki varlığı, "Boyhood"un en güçlü yönüydü. Arquette daha önce Oscar'a aday da olmamıştı ama kendisini "True Romance" ve "Ed Wood" gibi başarılı filmlerde harika performanslarla izlemiştik.

Son sitemlerim. :) Her mecrada yılın en iyi filmlerinden biri kabul edilen "Kış Uykusu"nun Oscar'a aday bile gösterilmemesinin bir açıklaması olamaz bence. Hadi onu geçtim, yabancı film dalında daha güçlü adaylar varken ödül, sırf yahudi soykırımını ele aldığı için "Ida"ya verildi, net. "American Sniper"ın, yanlarına hiç yakışmadığı diğer 9 filmle birlikte en iyi film Oscar'ına aday olmuş olmasını, yalnızca "kahraman Amerikan askeri temalı filmin Oscar'a aday olma zorunluluğu" ile açıklayabiliriz sanıyorum. Neil Patrick Harris, "160 doğrulanmış cinayeti olan bir adamın öyküsü" olarak bahsetti filmden, sağolsun, böyle bir vurgu gerekli idi. Ayrıyeten En İyi Film Oscar'ına aday olan filmler arasında en çok para kazanmış olanın "American Sniper" (300 milyon) olduğuna dikkat çekti.

Size, "Selma" için yazılmış olan en iyi şarkı ödüllü "Glory" ile veda ediyorum. :)


EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

25 Ocak 2015 Pazar

35 FİLMLE ERKEK ÇOCUKLARI VE “COMING OF AGE” - EMRE KARA


Bu listede, çocuk yaştaki ya da ilk gençlik yıllarındaki bazı erkek karakterlerin, ilk defa ciddi krizlerle karşı karşıya kalmaları, yaşamın zorluklarıyla ve dünyanın gerçekliğiyle yüzleşmeleri, çocukluğun korumacı ve saf dünyasından çıkmaları ve belki o naif masumiyetlerini kaybetmelerinin öykülerini anlatan filmler göreceksiniz. Edebiyatta çok sık kullanılagelmiş bir tür olan “coming of age” ya da “bildungsroman” türü, sinemada da çok iyi örneklerini buldu. Listemiz de bu örneklerden en iyi 35 tanesini bir araya getirmeyi amaçladı. Bazı filmler, liste için belirlenen kriterler dışında kaldıkları için listeye dâhil edilmedi. Mesela net olarak fantastik, bilimkurgu, korku gibi türlere dahil edilebilecek olan filmler, metaforik düzeyde coming of age öyküsü olarak ele alınabilecek olsalar bile listeye dahil edilmediler. (“Donnie Darko”, “Let the Right One in” gibi) Ayrıca savaş filmleri de, “coming of age” sürecini doğal bir süreç olarak merkeze almak yerine baş karakteri savaş bağlamında konumlandırdığı için listeye dâhil edilmediler. ("Au Revoir les Enfants", “Life is Beautiful”, “The Boy in the Striped Pyjamas” gibi) Bu konuda tek istisna “Empire of the Sun” filmine yapıldı, çünkü film savaşı arka fon olarak alırken “coming of age” öyküsünü merkeze alıyordu. Bunun yanı sıra karakterin çocukluk dönemini anlatsa bile yalnızca bununla sınırlı kalmayan ve karakterin yetişkinlik dönemine de eşit düzeyde odaklanan filmler de listeye dâhil edilmedi. (“Cinema Paradiso”, “Farewell My Concubine”, “Goodfellas”, “Once Upon a Time in America”, “The Reader” gibi) Bu konuda da tek istisna “The Tree of Life” filmine yapıldı, çünkü karakterin yetişkinliğini yalnızca birkaç sahnede görmekteyiz ve filmin neredeyse tamamı “coming of age” öyküsüne hizmet etmekte. Bu açıklamalardan sonra listeyle baş başa bırakıyoruz sizleri.

1. Los Olvidados (1950)

2. East of Eden (1955)

3. Pather Panchali (1955)

4. Rebel Without a Cause (1955)

5. Tea and Sympathy (1956)

6. The 400 Blows (1959)

7. Kes (1969)

8. Harold and Maude (1971)

9. Ordinary People (1980)

10. Fanny and Alexander (1982)

11. My Life as a Dog (1985)

12. Stand by Me (1986)

13. Empire of the Sun (1987)

14. Pelle the Conqueror (1987)

15. Time of the Gypsies (1988)

16. Arizona Dream (1992)

17. A Bronx Tale (1993)

18. This Boy’s Life (1993)

19. What’s Eating Gilbert Grape? (1993)

20. The Thief (1997)

21. The Mighty (1998)

22. Angela’s Ashes (1999)

23. Almost Famous (2000)

24. Billy Elliot (2000)

25. Malena (2000)

26. Life as a House (2001)

27. City of God (2002)

28. Evil (2003)

29. The Return (2003)

30. Dear Frankie (2004)

31. Babam ve Oğlum (2005)

32. C.R.A.Z.Y. (2005)

33. The Tree of Life (2011)

34. The Perks of Being a Wallflower (2012)

35. Boyhood (2014)

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde. :)

16 Aralık 2014 Salı

KATLEDİLEN KADINLIK - EMRE KARA

Kadın olmak, bir cinsel kimlik olarak kadınlığa sahip olmak, bir vajinaya sahip olmak cezalandırılabiliyor, bazen dış dünya tarafından, bazen de daha acı olarak kadının kendisi tarafından. Utanılacak, suçlanacak, nefret edilecek bir şeye dönüşebiliyor çünkü kadın olmak. Filmlerde de bu durumu görsellikle sembolikleşmiş şekilde görebiliyoruz. Bu örneklerden en çarpıcı ve ekstrem olanları derlemek istedim.

CRIES & WHISPERS (1972) INGMAR BERGMAN
Bergman'ın en karanlık, en kasvetli filmi addedilebilecek olan bu filmde, 1900'lerin başında, ürkütücü görünen ve kırmızı duvarlarla kaplı bir köşkte ölmek üzere olan bir kadının ve iki kız kardeşinin, gitgide gerilen öyküsünü izliyoruz. Hepsi Bergman'ın favorileri arasında yer alan Harriett Andersson, Liv Ullmann ve Ingrid Thulin'in üç kız kardeşi canlandırdığı film ilerledikçe bastırılmış nefretler, gizli kalmış duygular, korkular, kıskançlıklar, bencillikler, acı itiraflar gün yüzüne çıkıyor bir bir. Kız kardeşlerden Karin'i canlandıran Ingrid Thulin oldukça karanlık ve psikopatolojik bir portre çiziyor. Hayata da, kardeşlerine de, duygulara da, kocasına da, kendisine de yabancılaşmış bir kadın. "İntiharı düşünüyorum. Sık sık düşündüm. Bu iğrenç. Çok küçültücü, ama düşünce hep orada." diyor. Kendisinden de, insanlardan da nefret ediyor. En güzel kardeş olan Maria'ya püskürüyor: "Senden nefret ettiğimin ve o tatsız gülüşünle o aptalca flörtözlüğünü ne kadar saçma bulduğumun farkında mısın? Bunca zaman bir şey söylemeden sana nasıl tahammül edebildim? İçi boş şefkatini ve sahte gülüşlerini görebiliyorum. Birinin benim duyduğum kadar çok nefretle nasıl yaşayabileceğini düşünüyor musun? Rahatlık yok, yardım yok, hiçbir şey yok! Anlıyor musun? Hiçbir şey gözümden kaçamaz, çünkü her şeyi görebilirim!" Karin içindeki nefreti dış dünyaya yansıtıyor ve orada gördüğü her şey de nefret edilesi görünüyor böylece. Karin'in patolojik durumu, bir şarap kadehinin kırık parçalarıyla cinsel organını parçalaması ve kanını, kocasının önünde yüzüne sürmesiyle son seviyeye ulaşıyor. Bunu kocasının karşısında yapıyor oluşu, ona sevgisel ya da cinsel yönden bir çekim duymayışının, aralarındaki ilişkinin soğukluğunun ve samimiyetten yoksunluğunun, Karin'in cinsel yönden kendini bastırmışlığının da öfkeli bir itirafı gibi.
(Bu arada Bergman'in kendi annesinin adı da Karin'miş ve filmlerindeki kadınların hepsi annesinden izler taşıyorlar aslında.)



THE EXORCIST (1973) WILLIAM FRIEDKIN
Tüm zamanların en iyi korku filmlerinden biri olan "The Exorcist"te, küçük bir kızın bedeninin şeytani bir ruh tarafından esir alınışını izliyoruz. Masum küçük kız bedenini gitgide daha grotesk hale getiren ve ona iğrenç eylemler yaptıran, onun kendi kendisine zarar vermesine neden olan ruh, küçük kızın, kendi cinsel organını metal bir haçla parçalamasına neden olmaktan da geri kalmıyor. Bazı kaynaklarda mastürbasyon olarak bahsedilen bu sahne aslında ta bir tecavüz. Kötücül, zorba, maskülen olan ruh, iyi, masum feminenin bedenine tecavüz ediyor.

THE EVIL DEAD (1981) SAM RAIMI
Bir başka kült korku filmi olan "The Evil Dead"de de "The Exorcist"tekine benzer bir sahne görebiliyoruz. Bir grup arkadaşın ormandaki bir kulübede buldukları lanetli bir kitabı açmalarıyla ortaya çıkan kötü ruh, ilk marifetini, gruptan genç bir kıza ağaç dallarının tecavüz etmesi şeklinde gösteriyor.

THE PIANO TEACHER (2001) MICHAEL HANEKE
Isabelle Huppert'in etkileyici oyunculuğu, Haneke'nin rahatsız edici vizyonuyla birleşince ortaya oldukça garip bir film çıkıyor. İyi bir piyano öğretmeni olan Erika Kohut, cinsel yönden mazoşist bir kadın. Orta yaşlarında. Dominant, kontrolcü ve kısıtlayıcı bir karakter olan annesiyle yaşıyor, hatta annesiyle birlikte uyuyor. Annesinin baskısı, kişisel hayatındaki yalnızlığı, yakın ve sıcak ilişkilerden yoksunluğu ve tuhaf cinsel eğilimleri, film boyunca ilginç şeyler yaptırıyor Erika'ya ve bu yaptıkları, onun piyanist ve öğretmen kimliğiyle oldukça net bir zıtlık oluşturuyor, yani Erika'nın gizli, ikincil, "yeraltı" kimliği olarak ön plana çıkıyor. Porno filmler izlemek için seks shop'lara gidiyor, seks yapan çiftleri gizlice izliyor. İşin içine genç ve çekici bir erkek öğrenci girdiğinde ise Erika'nın mazoşist halleri gitgide patolojik bir hal almaya başlıyor, genç Walter'ı korkutacak bir şekilde.
Filmin bir sahnesinde Erika'yı evinin banyosunda cinsel organını bir jiletle parçalarken görüyoruz. Banyoda yaşanan ikincil, gizli kimlik ve mazoşist dışavurum. Banyonun kapısından "Erika, ne yapıyorsun içeride?" şeklinde müdahale eden annenin sesi de sahneyi tamamlıyor.

THE GIRL NEXT DOOR (2007) GREGORY WILSON
Kısmen gerçek bir öyküden uyarlanan bu filmde (Gerçekler büyük ölçüde değişik bu filmde. Gerçeklere daha sadık kalan bir uyarlama olarak "An American Crime"ı ilzyebilirsiniz.) Meg adında genç ve güzel bir kızın, ailesinin bir kazada ölmesinden sonra teyzesi Ruth'un evine taşınmasıyla başlayan korkunç ve trajik öyküsünü izliyoruz. Meg orta yaş bunalımı yaşayan, eşi olmayan ve çocuklarıyla yaşayan bir kadın. Meg'in gençliğini ve güzelliğini aşırı kıskanan, aynı zamanda kendi problemlerini ve bunalımlarını da deşarj edebilecek bir hedef bulmuş olduğunu düşünen Ruth, oğullarının da beynini de yıkayarak Meg'e türlü işkenceler yapıyor. Bunlar arasında oğlunun Meg'e tecavüz etmesine göz yummak da var. Bunu yapmakla kalmayıp, Meg'in cinsel organını bir pürmüzle yakıyor, "onun erkek arzusunu sonsuza dek yok etmek için." Filmde kadına ve kadınlığa yönelik şiddetin temel olarak yine bir kadından gelmesi ve üstelik kendisinin dışarıdan bakıldığında sıradan bir insan olarak görülmesi, etraftaki birçok karakterin de bu işkencelere göz yumuşu, filmi son derece dehşet verici kılıyor.

ANTICHRIST (2009) LARS VON TRIER
Lars von Trier'in hayli tartışmalı ve karanlık olan filminde, Willem Defoe-Charlotte Gainsbourg ikilisinin canlandırdığı bir çiftin, travmatik yakın geçmişi atlatma amaçlı olarak orman içindeki bir kulübeye gitmeleriyle başlayan öykülerini izliyoruz. Bilinçaltını ve onun karanlığını, yabani ve ilkel kimliği, orada bulunan suçluluk ve delilik hislerini ortaya çıkaran ormanda kadın karakterimiz gitgide daha çılgın şeyler yapmaya başlıyor. İkili seks yaparken küçük oğullarının yan odada camdan aşağı sarkıp düşerek ölmesi, kadında ağır bir bunalım ve suçluluk duygusu oluşturuyor. Bu duygu daha sonra ekstremleşip, kadının cinsellikten, kendi kadınlığından ve bedeninden nefret etmesine, kadın olmanın ve kadının arzusunun günah olduğunu düşünmesine kadar varıyor. Kendini cezalandırma ritüeli sonunda cinsel organını bir makasla kesmesine kadar varıyor.

EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde.

13 Aralık 2014 Cumartesi

"THE SHINING"E HAYRAN OLMAK İÇİN NEDENLER - EMRE KARA
















"The Shining" (1980), Stanley Kubrick filmleri arasında kişisel favorimdir. Peki bu filme neden bu kadar hayranım:
- Tüm zamanların en efsane korku yazarı Stephen King'in en efsane kitabının muhteşem bir uyarlaması olduğu için. (Her ne kadar King bu filmi sevmemiş olsa da. İlginçtir ki Stephen King'in korku romanlarının birçoğunun sinema uyarlamaları kötü olmuştur, iyi örnekler var olsa da en iyisi açık ara bu filmdir.)
- Kubrick filmlerinin muhteşem sinematografisini en net görebileceğimiz filmlerden biri olduğu için. (Simetri, mekan ve renk kullanımı önemli. Birçok sahne, görsel kusursuzluğu yakalamak için defalarca çekilmiş, çekimler 500 günü aşmış.)
- Her karede uyumlu ve etkileyici renk paletleri görebileceğimiz için. Ve her karedeki renk paleti, o sahnenin modunu destekler nitelikte olduğu için.














- Özellikle kırmızı renk kullanımında gerçekten son derece etkili olduğu için.















- Film tam bir atmosfer oluşturma harikası olduğu için. (Daha o upuzun açılış sahnesiyle gördüğümüz üzere, dünyanın geri kalanından tamamen izole, büyük ve gizemli, içi tamamen boş bir otel, etrafında sonsuz uzayan karlı tepeler ve action!)



















- Çok kanlı, çok cinayetli filmlerden biri olmamasına rağmen en etkili korku filmlerinden biri olabildiği için.
- Filmin başında normal görünen bir karakterin, film boyunca aşamalı olarak nasıl çıldırdığını anlattığı, dolayısıyla insanın o değişken, o derinlerde karanlığı ve şiddeti barındıran doğasını çok çarpıcı bir biçimde gösterdiği için.
- Bu bahsi geçen dönüşümü olabilecek en iyi şekilde bizlere yansıtan Jack Nicholson'ın oyunculuğu için. (Kendisi bu rollere çok müsait zaten, bu filmde de bunun en iyi örneğini görüyoruz.)


















- Nicholson'ın yıkıcı, şiddetli, korkutucu, psikopat karakterine muhteşem bir tezat oluşturan kırılgan, korku dolu anne karakteriyle Shelley Duvall için. (Bu rol için ağır bedeller ödemiştir, psikolojisinin bozulması gibi. Kubrick kasıtlı olarak onun üzerinde psikolojik baskı uygulamıştır. Duvall bu deneyimden olumsuz etkilenmiştir ama filmdeki performansını hem kendisi, hem Kubrick beğenmişlerdir.)


























- İdeal aile portresini çok iyi tamamlayan Danny karakteri ve onu canlandıran inanılmaz yetenekli Danny Lloyd için. (5.000 çocuk arasından seçiliyor. Çocukların önce fotoğrafları arasında, daha sonra da sahne provaları arasında eleme yapılıyor.)




















- Aile kavramının kırılganlığını, aslında kendi içinde bir cehenneme dönüşebileceğini, en yakın insanların bile birbirlerine zarar verme potansiyeline sahip olabileceğini gösterdiği için.

















- İşin, çalışma ve üretme zorunluluğunun insan üzerinde oluşturduğu baskıyı çok iyi anlattığı için. ("All work and no play makes Jack a dull boy." - "Hep çalışmak ve hiç eğlenmemek Jack'i sıkıcı biri yapıyor.")


























- Meşhur kapı baltalama sahnesi ve ardından gelen "Here's Johnny!" repliği için. (Sahnenin çekimi 3 gün sürmüş ve 60 kapı kullanılmış.)

















- İkiz kız kardeşlerin "Come play with us!" repliği için.
- Jack'in karısını merdivenlerden yukarı doğru takip ettiği ve kadının umutsuzca bir beyzbol sopasını ona salladığı sahne için. (Bu sahne de defalarca çekilmiştir.)

"Sana zarar vermeyeceğim dedim. Sadece beynini dağıtacağım."

























- Küvetten çıkan genç ve güzel kadının yaşlı ve ölü kadına dönüştüğü sahne için. (Gençlik-yaşlılık, yaşam-ölüm, güzellik-çirkinlik, tezatların şok edici birlikteliği.)
- Filmde gitgide tırmanan gerilim ve bu gerilimin doruk noktasına ulaştığı final anları için. (Bu anların belirsizlik ve karmaşa sembolü bir labirentin içinde, tekinsizlik zamanı olan gece vaktinde, nihai kötülüğü temsil eden adam ile nihai masumiyeti ve savunmasızlığı temsil eden çocuk arasında geçiyor olması önemli.)
- Filmin altında yatan alternatif anlamlar için. (Kızılderililer mevzuu önemli. Lanetli Overlook Oteli, eski bir Kızılderili mezarlığının üstünde inşa ediliyor. Otelin adı olan "overlook" İngilizce'de "görmezden gelmek" demek, görmezden gelinen, örtbas edilmeye çalışılan Kızılderili katliamlarına referans. Otelin içinde de Kızılderili motifleri ve tasarımları mevcut. Otelin koridorları kanlarla dolup taşıyor. Jack'in oteldeki katliam amacı, beyaz adamın kendisinden farklı olanı öldürüşünün bir alegorisi olarak alınabilir böylece. Filmde öldürüldüğünü gördüğümüz tek adamın siyahi bir adam olması da bu yönden önemli. Örtbas edilmeye çalışılan bu gerçek, ancak Amerika'nın kendisine aynada dürüstçe bakmasıyla görülebilir, tıpkı "redrum"un aynada "murder"a dönüşerek gerçek anlamını göstermesi gibi.)



















EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde.

6 Aralık 2014 Cumartesi

UNDER THE SKIN (2013) - EMRE KARA

“Under the Skin” oldukça “tuhaf” olarak tanımlanabilecek bir film. Ama bu tuhaflık saçma, gereksiz ya da aptalca gözükmekten çok sizi ilk anlardan itibaren içine çeken, gizemli ve orijinal bir tuhaflık. Film mod ve atmosfer oluşturma, muamma sunma, sinematografi ve müzik kullanımı açısından oldukça kayda değer. Orijinal bir fikri özgün ve minimal bir anlatımla sunabiliyor.
















Güzeller güzeli Scarlett Johansson’u, geniş ve konforlu arabasında, sessiz sedasız, donuk ama alttan alta sinsi gibi görünen bir suratla, günün loş ışıklı vakitlerinde gezintiler yaparken görüyoruz. Gözüne kestirdiği erkekleri önce arabasına alıyor, sonra cazibesinin etkisine, sonra ise bu dünyaya ait olmayan ve asla içinden çıkamayacakları bambaşka bir boyuta, karanlık bir hiçliğe. Bu onun görevi ve kendisini yöneten gizli adamlar var. Cazibe ve güzellik onun için yalnızca birer silah. Sahte yakınlık gösterisi ise yalnızca kurbanı ağa düşürecek bir yem. Gerçek bir yakınlaşma yok, sevgi yok, sıcaklık yok. Her şey tamamen profesyonel. Kendi dünyasından bu dünyaya çıkıp gelmesin tek nedeni bu gizli görev.














Ancak bir gün yüzü hayli deforme bir adamı kurban olarak seçiyor.
- Neden geceleri alışveriş yapıyorsun?
- İnsanlar canımı sıkıyor.
- Nasıl?
- Cahiller.
- Hiç birine dokundun mu?
- Hayır.
- Ellerin, soğuk.















Adamın yalnızlığıyla, çekingenliğiyle yüzleşiyor. Aynı zamanda o adamın, deforme olmuş yüzü altında aslında bambaşka biri olduğunu, insanların bunu fark edemediğini kavrıyor. Tıpkı kendisinin de teni altında aslında bambaşka biri oluşu ve insanların bunun da farkında olmayışı gibi. Deforme yüzlü adamı kurban etmeli mi? Oysa bir başka kurban olan sinek cama çarpıp çarpıp duruyor, çıkabilirim umuduyla. Önce zavallı sineğe bakıyor kadın, sonra aynada kendi görüntüsüne. Sonra, muhtemel kurbanını salıveriyor. Daha sonra kadının gizemli patronları tarafından yine yok edilecek olsa bile… Sisler içinde kalıyor kadın, çünkü o kat’i ve kesin vizyonu yavaş yavaş buğulanmaya başlıyor o andan itibaren.
















Ve o an arabasından dışarı çıkıyor. Onu dış dünyadan ve onun gerçekliğinden, insanlardan ve yakınlaşmalardan soyutlayan arabasından çıkıp, onu başka dünyadanmış gibi gösteren abartılı elbiselerinden ve makyajından kurtulup, sıradan bir “insan” gibi davranmaya karar veriyor. Pasta yemek istiyor mesela, ama yapamıyor. Tam yutacakken korkuyla tükürüyor. Ve elbette insanlar tarafından ayıplanıyor. Soğuk havada incecik kıyafetlerle dolaşıyor, deli sanılıyor. Bir adam diyor ki: “Yardıma ihtiyacın var mı?” Sessizlik, tereddüt, korku. Sonra yeniden: “Yardıma ihtiyacın var mı?” O zaman her ne olacaksa olsun. “Evet!”

Aynada çıplak bedenine bakıyor uzun uzun. Lacan’ın “mirror stage” teorisi ile karşılaştırabileceğimiz bu aynaya bakışta kendi varoluşunun, bedeninin, güzelliğinin, kadınlığının farkına varıyor. “His”lerinin farkına varıyor en önemlisi. Adamla yakınlaşmak istiyor. Ama yapamıyor bunu. Bedeni, doğası uygun değil buna. Hislerini ilk defa keşfetmesi ve ilk defa hislerine göre hareket etmek istemesi, hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Hem zaten yapmaması gerekeni yapıyor, olayı bir “iş”, bir “görev” olmaktan öteye götürüyor, olması gerekenden daha fazla yakınlık istiyor. Birinin “derinin altına” girmesine izin vermek istiyor. Birinin teni aşmasına. Bu iyi hissettirecek hissettirmesine de, kendine biçilmiş olan role uymuyor. Kendini keşfetmeye başlamış olmak, dolayısıyla ona yalnızca korku ve hüsran getiriyor.















Kaçıyor. Ormana kaçıyor. Orman ise keşif yolculuğunun daha karanlık olan yüzünü temsil ediyor. İnsanların ikili doğasıyla tanışıyor orman sayesinde. Adamla yaşadığı ve hoşuna giden yakınlaşmanın zıttı, zorla sahip olmak istiyor ona orman bekçisi. Kadın anlıyor. İnsan hem sevişebilen hem tecavüz edebilen bir canlı. İnsan hem sevebilen, hem yıkabilen bir canlı. İkiliğin hoş olan yüzü bile kadını yeterince korkutmuşken, nahoş yüzü onu dehşete düşürüyor. Kaçmak için elinden geleni yapıyor, ama teni artık kesiklerle dolu. Dış dünyaya karşı savunmasız. Tenin ötesine geçiş ile başlayan yolculuk, tenin yok oluşu ile sonlanıyor. Çıkarıp atıyor teni kadın. Tendeki gözlerle bakışıyor gözleri. Her ikisi de hüzün ve korku dolu. Ölüm dolu. (Akla kazınacak bir görüntü.) Tenin ötesini gören adam ise korkuyor, yakıyor kadını. Kül oluyor kadın, savruluyor gökyüzüne, düşerken kar taneleri yere.













EMRE KARA
Tüm yazılarımın tüm hakları saklıdır. Kalbimde ve zihnimde.